ÇOCUK MECLİSİ
Üsküdar huzur memleketi. Bunu şu,
üzerine onlarca aşığın ismi kazılı bankta otururken daha iyi anlıyorum. Üstümde
eski bir şehrin yorgunluğu var. Tüm karanlığıyla peşimden gelen, zihnimin
kıvrımlarına yuvalanmış eski bir şehir ve onun kötü hatıraları beni yoran.
Üsküdar’da izbe bir evde
otururum. Zengin olduğum söylenemez. “Olsun, gönlüm zengin benim de!” demek
isterdim ama bunun kararını verecek olan ben değilim sanırım. O makamda olan
sizlersiniz.
Üsküdar’a taşındığımdan beri
başka semtleri aramaz oldum. Burada oldukça mutlu hissetmeye başladım kendimi.
Mahalle bakkalının hoş sohbeti midir, kahvedeki çayın muhteşemliği midir bilmem
pek sevdim buraları. Hele ki bir apartman penceresinden bakkala uzatılan o
sepeti görünce içim kıpır kıpır etti. Bunu en son delicesine sevdiğim ve daha
on iki yaşında evlilik hayalleri kurduğum valinin kızına pötibör bisküvi
ısmarlamak için kullanmıştım. Geçenlerde haberini aldım. Valinin kızı Çerkez
bir kaymakamla evlenmiş. Zaman ne çabuk geçiyor. Biz ne hızlı büyüyoruz.
Binalar ne kadar hızla çıkıyor göğe doğru. Ne kadar yalnızlaşıyoruz kalabalık
apartmanlarda ve ne kadar mahzunlaşıyoruz böyle.
Birkaç gündür Üsküdar sahili
mesken tuttum. Burada bol bol çay içip, sigara sarıyorum. Sahilden onlarca
insan geçiyor. Âşıklar, dilenciler, çingeneler, kodamanlar, şairler, balıkçılar
ve daha binlerce sıfata sahip insanlar. Hepsinin ardına bir öykü takılmış, her
adımlarında birer cümle bırakıyorlar suya. Keşke diyorum bazen, keşke bir
makinem olsa da o cümleleri toplayabilsem. Bazı vakitler yakalıyorum elbet kimi
cümleleri, içlerindeki belirtili, belirtisiz isim tamlamalarını. Hatta bazen
derdini arşa açmayan gizli özneleri, çevresi tarafından karaktersizlikle itham
edilmiş kişi zamirlerini, öfkesini yenememiş ve ne zaman kusacağı bilinmeyen,
sırtında onlarca zarf tümleci taşıyan insanları dahi yakalıyorum. İşte o zaman,
kahramanlık öyküsü anlatan bir filmin son sahnesinde, dünyayı kurtaran bir adam
gibi hissediyorum kendimi.
Birkaç zamandır buradaki
çocuklarla muhabbeti koyulaştırdım. Onlarda burayı mesken tutmuş, sahil boyunca
mendil satıyorlar. Çoğunun ailesi onları birer işçi gibi gördüğü için bu yaşta
çalışmaya başlamışlar. Sermayeleri mendil. Mendilleri, ayrılan sevgililere,
griplere, üniversite sınavını kazanamayanlara, sevdiği kıza açılıp karşılık
bulamayanlara satıyorlar. Bazen de vicdanı sızlayan bir aile babası ya da
çocuğu olmayan bir kadın alıyor o mendilleri. Bu yönüyle Üsküdar sahil onlar
için oldukça verimli bir arazi ve bazen Kadıköy’den gelen çocuklarla kavga
ettikleri dahi oluyor.
Üsküdar Mendil Satıcıları
Örgütünün lideri Mehmet ve Mahsun. Aynı zamanda kardeşler. Aynı okula giderler,
aynı şakaya gülerler, aynı elbiseleri giyerler ve aynı babayı beslerler. Her ne
kadar tuttukları takım bir olmasa da para buldukça maçlara gider, omuz omuza
tezahürat ederler.
Bir de Yusuf var. Yusuf,
aralarındaki en çalışkan çocuk. Geçenlerde tam on beş tane mendili bir saatte
sattığı için övünüyordu elinde zafer tacı gibi tuttuğu şapkasını
sallarken.
Çocuklarla muhabbetim son
zamanlarda kesildi. Bir aksilik olabileceğini, başlarında büyük bir derdin
peyda olduğunu düşündüm önceleri. Ama onları gözlemlemeye devam ettiğimde
sinirlerinin epeyce bozuk olduğunu ve bir şeylerin peşinde olduğunu
görebiliyordum. Zaten enteresan olaylar silsilesi de bu tespitimden sonra patlak
verdi. Tahminimce Kadıköy’den mendil satmaya gelen çocuklar bizimkilerin
asabını bozmuştu.
***
Bir ikindi vakti çocuklar
alelacele toplanmaya başladı. Üstelik sayıları oldukça çoğalmış, tahminimce
Selamsızın tartıcı, Doğancıların su satan ve Salacağın dilenci çocukları
aralarında anlaşmış, son zamanlarda sahillerinde taşkınlık çıkaran Kadıköy
çocuklarının kendilerine verdiği huzursuzluğu çözmek için konuşmaya karar
vermişlerdi. Çaktırmadan izledim onları. Selimiye’ye doğru sert adımlarla
ilerlediler. Hatta bir kaçının boyuna bakmadan yetişkin insanlara omuz
attığına, sonra bir de arkalarına dönüp “Ne var lan! Önüne bak, yürrrüüüü!”
dediklerine bile şahit oldum.
Çocuklar, sahilin kayalıklardan
kurtulduğu düzlük bir bölgede durup çeşitli hazırlıklar yapmaya başladılar.
Hummalı bir çalışmanın ardından mendil kartonlarından bir kürsü, balıkçılardan
aşırdıkları kasaları da tabure yaparak ortamı toplantıya hazır hale getirdiler.
Bu arada herkes kendi arasında
konuşuyor, gürültü etrafa yayılıyor, belki de kimse kimseyi dinlemiyordu. Kimisi son zamanlarda mendil satışlarının
düşmesinden bahsederken kimileri ise Kadıköy çocuklarının sergiledikleri kavgacı
tutumlardan dem vuruyordu. Zaman zaman sesler daha bir yükseliyor, o anlarda
çocukların beni fark etmiş olabileceğinden korkuyor ve onları izlediğim yerle
daha bir bütünleşir oluyordum. Bir aralık Yusuf öyle bir celallendi ki,
elindeki mendilleri yere çalıp avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.
- Yeter
artık bu çile! Ekmeğimizden suyumuzdan olduk!
Ay gibi parlayan gözlerinin
altını göstererek:
- Bu
iz, az para götürdüğüm için babam tarafından vurulan tokadın eseridir ahali!
Ben inanın parayı da geçtim, huzurumuz kalmadı huzurumuz! Artık sabahları en
sevdiğim çizgi filmi bile izletmez oldu babam!
Yusuf’un sözlerinden sonra
herkesin yüzündeki kızgınlık, üzüntü, gelecek korkusu en masum halleriyle bir
bir görünüp kayboluyordu. Duruma üzülmeye başlamıştım. Çocuklar eski günlerini
arıyorlardı şüphesiz. Belki her birine ayrı ayrı sorsam, her bir çocuktan
sektirmeden aynı cevabı alacaktım, “Ben bu işi yapmak istemiyorum abi.” Ama şu
an öyle zor durumdaydılar ki, zaten kıt kanaat geçindikleri şu dünyada baba
baskısından sonra şimdi de ekmeklerine göz diken Kadıköy çocuklarıyla uğraşmak
zorunda kalmışlardı. Ben tüm bunları düşünürken Yusuf’tan güç alan, adını
bilmediğim bir başka çocuk sesini yükseltip konuşmaya başladı.
- Beyler!
Kendimizi kaybediyoruz, kimse neden düşünmüyor tüm bu olanlar başımıza niye
geldi diye? Eski alışkanlıklarımızı unuttuk beyler! Artık önceleri gibi
birbirimizi düşünmüyoruz. Geçen gün Sedat elindeki pamuklu şekeri gözlerimin
önünde yedi! Ondan utana sıkıla şeker istedim ama oralı bile olmadı. Hatta
pamuktan bir parça koparıp yaladı ve bana uzattı yemek ister misin diye.
Yemeyeceğimi adı gibi biliyordu! Birbirimizi kollamıyoruz artık, işe yaramaz
sandığımız seslere kulak asmıyoruz eskisi gibi. Tüm duyduğumuz gürültülü ve
manasız çizgi filmler, televizyonda filmler. Reklamlarda gördüğümüz çocuklar
gibi olmaya hangimiz çalışmadık beyler! Hadi söyleyin! Hangimiz hayalini
kurmadı cips yiyince bir kaplanın bize yardımcı olacağını?
Adını bilmediğim bu çocuk
sözlerini tamamladığında ben dahi kendimden utanmıştım. Evet, haklıydı. Ne çok
önemsemez olmuştuk bizi biz yapan şeyleri. Tüm ışıltısıyla evlerimizde parlayan
televizyonlardan, sıfır ve birlerin hüküm sürdüğü bilgisayarlardan ve
parmaklarımızı Naim Süleyman’a çeviren telefonlarımızdan başımızı kaldırıp,
ayrılan bir çiftin hüznüne, sağımızda, hemen kapımızda, akşam yemeğinde ne
yiyeceğini kara kara düşünen yaşlı kadına, ağaçtan inemeyen bir kedi yavrusuna,
bir bankın üzerinde ölümle cebelleşen bir evsize ne kadar yabancı kalmışız.
İçimizde ne çok yabancılar yetiştirmişiz böyle! Haklıydı çocuk. Artık
sloganlarla yaşıyor ve içini boşalttığımız kelimeleri kalbimizden değil sadece
dilimizin ucundan sarf ediyorduk. Kimisi buna alışıyordu elbet, ama kimisi de
benim gibi, yıllardır tüm bu olanlardan kaçıyor, yalnızlığın perçinlediği bir
yaşama kollarını açıyordu.
Yolun karşısında Mehmet’in
görünmesiyle biraz önceki uğultu yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Bu gürbüz
çocuk gerçekten liderlik vasıfları gösteriyordu. Herkes onun zeki ve bu
durumdan kurtulmak için çözümler üreteceğini düşünüyordu. Mehmet kürsünün
önünde bekleyen protokolle el sıkışıp kürsüye çıktı. Kirlenmiş gömleğinin
cebinden üzerinde yazılar olan bir mendil çıkarıp kalabalığa seslendi:
- Muhterem
arkadaşlarım! Bugün içinde bulunduğumuz vaziyeti cümlenizin nazarında tamamiyle
tecelli ettirebilmek için bazı beyanatlarda bulunmak istiyorum.
Mehmet’ten böyle bir girişi ne
ben ne de diğer çocuklar bekliyordu. Yılların siyasisi gibi konuşan Mehmet için
arkadaşları “liderlik bizimkine yaramadı, bu bir havalara girdi, şuna bak façasından
geçilmiyor arkadaş” gibi sözler etti.
- Vuku
bulacak maruzatım çeşitli kısımlara ayrılmış olup, içinde bulunduğumuz halet-i
ruhiyeden nasıl kurtulacağımıza ilişkin mevzuatlar içerir. Bu mevzuatlardan ilki hatta teki ve de en
önemlisi medarı maişetimize göz diken Kadıköy çocuklarının sahillerimizde
uyguladıkları saldırılardır.
Konuşmanın bu kısmı sona
erdiğinde herkes ciddiyetini takınmıştı. Üsküdar sahil, düştükleri bu halden
kurtulacaklarına canı gönülden inanmış çocukların sert alkışlarıyla dolup taşmıştı.
- Mâlumuâlileridir
ki, Mahsun kardeşim ekmek teknemizin müdafaasına müstenit Kadıköy ellerinde
muhbirlik çalışmaları yürütüp kurtuluşa nail olmak amacıyla kendini oldukça
zorlu bir göreve attı. Allah’a şükürler olsun ki, bu görevini başarıyla icra
edip vatanın kollarına kendini tekrar bıraktı. Gelir gelmez denize daldı, sağ
olsun benimde haftalığıma çöküp kendine yeni bir gömlek ve akşam yemeği için de
iki tane ekmek arası tavuk döner aldı. Eskiden olsaydı, sizleri temin ederim,
“Aldığın o tavuk dönerler dönmez olsun!” minvalinde beddualarla muhterem
biraderimin cancağızını sıkar, yediği tavukları içtiği ayranları burnundan
getirirdim. Ama şu an işler değişti, artık tüm bunlar ona helali hoş olsun.
Çünkü o da sizler gibi vatanı için göğsünü siper etmiş, bizden sonra gelecek
olan mendil satıcısı çocuklar ve tartıcılar ve dilenciler için tatlı canından
geçmiştir.
Bu sözlerden sonra muhteşem bir
alkış ve müthiş bir çığlıkla, çocukların bu tarif edilemez gaza gelişlerine
şahit olmuştum ve sanırım bu hayatımın en iyi, en garip şahit oluşlarından
biriydi.
- Yabancı
veletlerin işgali altında inleyen sahillerimiz ve buralarda ekmek kavgasını
dert edinen mazlum kardeşlerimiz, erbabı hamiyet, münevvaranı millet yaşanan
gelişmelere artık dayanamaz hale gelmişlerdir. Ben, burada, bu kürsüde, çözümün
Kadıköy çocuklarına ve onların fikir babalarına karşı top yekûn bir savaştan
geçtiğine inanıyorum. Bu zamana kadar kazandıklarımızın bir kısmı biliyorum
ailelerimiz tarafından gasp edilmiştir. Fakat istikbalimiz için diyorum ki,
kokulu sakızlar, pamuklu şekerler, jelibonlar, uçurtmalar, önlerinde envai
çeşit şekiller bulunan tişörtlere ayırdığımız paraları artık savaşmak için
toplamalıyız.
Savaş sözü ortamda soğuk duş
etkisi yapmıştı. Kendi seçtikleri yönetimin böyle bir karar almasına tüm
çocuklar şaşırmış, fal taşı gibi açılan gözleriyle konuşmayı dinlemeye devam
etmişlerdi.
- Toplayacağımız
bu paralarla içine su doldurmak üzere balonlar alacağız. Bu balonları sadece
balon bombası kullanmayı bilen ekiplere emanet edeceğiz. Bir milyoncularda
satılan su tabancalarıyla ordumuzu donatacağız. Eğitimli birliklerimizi
Selimiye kışlası civarına konuşlandırıp bundan gayrı bu sınırdan Kadıköy
çocuklarına geçit vermeyeceğiz! Zafer bizimdir dostlar!
Çocuklar zafer sloganlarıyla
birbirlerine iyice kenetlendiler. Sökük
ceplerindeki son paraları cephane alımı için Yusuf’un şapkasına doldurdular.
Gözlerinde garip bir hırs, çocuksu bakışlarında da bir keskinlik hâkimdi artık.
Ömürleri boyunca tek kazançları olan bu sahili korumak elbette haklarıydı ama
savaşı seçmelerine gerçekten şaşırıp, abilerinin ve ablalarının yaptığı
televizyon programlarına, dizilere ve filmlere ağız dolusu sövdüm.
***
Ertesi gün alelacele kalktım
yatağımdan. Kahveci Faik abiye selam vermeden, bakkaldan her sabah aldığım sütü
düşünmeden ve hatta mahallenin kedisi Duman’ı dahi sevmeden sahile koştum.
Selimiye’ye doğru yürüdükçe savaşın soğuk rüzgârını hissedebiliyordum. Selimiye kışlasına vardığımda çocuklar
kartondan ve balıkçı kasalarından mevziler inşa etmişler, kafalarına pet
şişelerinden kesip yaptıkları miğferleri geçirmişlerdi. Mevzilerin
yukarısındaki yokuşa ellerinde balonlar bulunan yaklaşık on çocuk
mevzilenmişti. Korunakların içinde ise uzun menzilli su tabancalarına sahip
yirmiye yakın çocuk bulunuyordu. Beş altı çocukta denizden kovalarla su
taşıyor, mermilerini fazlalaştırmaya çalışıyordu. Ben baloncuların bulunduğu
yokuşun biraz daha üstüne çıkıp onları izlemeye koyuldum. Hazırlıklar
tamamlandığında savaş bölüğünün komutanı olduğunu düşündüğüm bir çocuk kısık
kısık ıslıklarla kışlanın arkasındaki mahalleye haber uçurdu. Biraz sonra da
başkomutan Mehmet ve kurmayları sahil yolunda belirdi. Mehmet bir el arabasının
içinde olanca ihtişamıyla oturuyordu. Sağında ve solunda iri yapılı iki çocuk
onu koruyor ve kardeşi Mahsun el arabasına şoförlük yapıyordu. Onlar
yaklaştıkça ben ve askeri birlik oldukça heyecanlanıyorduk. Açıkçası çocukların
işi bu kadar ciddiye alacaklarını tahmin etmemiştim ama onlar oldukça sert ve
kararlıydılar davalarında.
Mehmet arabadan indi. Kırk yıllık
asker gibi mevzileri kontrol etti. Askerlerine telkinlerde bulunup onları
cesaretlendirici sözlerde sarf etti. Muhbir çocuklara kulak misafiri olmuştum
ve bu bilgilere göre Kadıköy çocukları yirmi dakika içinde sınırlar içine girecekti.
Mehmet de bunun farkındaydı ve haşmetle yürüyüp kürsüsünün başına geçti ve
çocuklar için tarihi olabilecek nitelikte bir konuşma yaptı.
- Ey
benim paşalarım, beylerim, ağalarım, ekmeğini mendilden çıkaran temiz
kardeşlerim! Sizi buraya kararlaştırdığım umumi vatan savunmasında elinizden
geleni yapmanız için seçtim. Bugün gayret günüdür. Hamiyet gösterme sırası,
erlik zamanı, mertlik demidir. Bugün heybetinizle titreyecek olan bu habis
Kadıköy bebelerine güzel bir ders vereceğimiz ve sancağımızı sallandıracağımız
gündür. O halde yapılacak olanın en
iyisini yapacağız dostlarım! Su tabancalarınızın düşmanı sırılsıklam etmesi, su
balonlarınızın hedefini bulması umuduyla, haydi gazanız mübarek ola!
Çocuklar büyük bir inançla
yerlerine geçti. Göğüslerini şişirip gözlerini keskinleştirmişlerdi. Şimdi sert
bakışlar düşmanın geleceği istikamete odaklanmıştı. Bir müddet sonra
Kadıköylüler ufukta belirdi. Olacaklardan habersiz bir şekilde birdirbir
oynayıp birbirlerinin sırtına çıkarak ilerliyorlardı. İyice yaklaştıkları
kahkahalarından anlaşılıyordu. O aralık Mehmet herkese ‘hazır ol’ emri verdi.
Kadıköy çocuklarından birkaçı mevzileri fark etmişti fakat hiçbir anlam
verememişlerdi. Hatta bu yığıntının belediyenin yarım bıraktığı bir yol
çalışması olduğunu bile düşünmüşlerdir zannımca. Bu anda Mehmet’in haşmetli
sesiyle tüm Üsküdar irkildi ve ilk emir geldi:
Baloncular ateş!
Tepedeki baloncular
olimpiyatlardaki gülle atan sporculara taş çıkartırcasına sallıyorlardı
balonları. Balonlardan kimisi çocuklara isabet ediyor kimisi önlerine düşüyor
kısacası onları sırılsıklam etmeye yetiyordu. Kadıköylüler afalladılar,
kendilerinden üç beş yaş büyük çocukların bilyelerini kapışlamasına
alışkınlardı. Mahalle maçları esnasında yine o kendini bilmez büyüklerin
toplarına, tek paslarına, taçlarına ve kornerlerine karışmalarına da
aşinalardı. Fakat böyle bir şey onlar için bir akşam babalarının ellerinde
çikolatalarla eve gelip başlarını okşama ihtimali kadar zayıftı. Haliyle
yüzlerine bir korku çöreklenmişti. İlk şaşkınlıklarını atamadan Mehmet’ten
ikinci bir emir geldi:
- Askerler
ileri!
Su tabancaları olan çocuklar en
atik halleriyle mevzilerden çıkıp depolarını boşalttılar. Kadıköy çocuklarından
salya sümük ağlayan da oldu, bu saldırıya direnmeye çalışan da. Ama nihayetinde
bozguna uğramışlardı ve tehditler savurarak kaçıyorlardı artık.
Ve zafer! Evet, zafer Üsküdar
çocuklarınındı.
Bu durum her ne kadar kısa vadede
bir çözüm olsa da ilerleyen zamanlarda olacaklardan kaygılıydım. Çünkü artık
iki semt çocuklarının konuşma şansı kalmamıştı ve durumu sadece şiddetle
çözmeye çalışacaklardı. Üzüldüm, denizden geçen gemilere takıldı gözüm. O
gemilerdeki yetişkinlere kızdım. Gördünüz mü dedim gördünüz mü? Çocuklarda
sizler gibi davranıyor artık!
Ben tüm bunları düşünürken
çocuklar omuz omuza vermiş marşlarını söyleyerek meclislerine doğru yol
alıyorlardı.
- Önümüze
gelene yüz tekme! Önümüze gelene bin tekme!
***
Mehmet’in önderliğindeki çocuklar
artık rahat rahat mendillerini satıyor, keyiflerince zaman geçiriyor,
geleneksel bilye turnuvaları düzenliyor, Beşiktaş çocuklarıyla mahalle maçları
yapıyorlardı. Hatta birkaç maçta beni orta hakem bile tayin etmişlerdi. Her şey
güzel görünüyordu. Ta ki bir Cuma günü Yusuf ile bir bilye turnuvası sonrası
dertleşene kadar. Yusuf, Kadıköy çocuklarının meskenlerinden uzaklaşmasından
memnuniyet duyduğunu fakat Mehmet’in liderliğin verdiği şöhretle sert kararlar
almasından korktuğunu dile getiriyordu. Zira Yusuf’a göre alınan kararlar tüm
çocukların çıkarına göre değildi. Örneğin mendil satan çocuklar artık tartıcı
çocuklara eskisi kadar değer vermiyordu. Dilenen çocuklar ise resmen dışlanır
hale gelmişti. Birliklerinin bozulması Kadıköy çocuklarının sahilde mendil
satmasından daha tehlikeliydi ona göre. Ona hak verdim. Artık birbirleriyle de
fazla samimi olamıyorlardı. Mehmet kurmaylarıyla dostluğuna devam ederken diğer
çocuklara tepeden bakar hale gelmişti.
Vuku bulan hale hüzünlendiğim
için yaklaşık bir hafta sahile uğramadım. Çocuklara yol gösteren büyüklerin
kahvehanelerinde çay içip sohbetlerine katıldım. Fakat onların durumu daha
vahimdi. Yetişkinler, adını bilmediğim çocuğun sözlerinde olduğu gibi değersiz
gibi görünen seslere kulaklarını kapatmışlardı. Dünya dertleri o kadar
çepeçevre sarmıştı ki onları buram buram para, metal, hep daha fazlası kokan
sohbetlerden dolayı içim dışıma çıkmıştı.
***
Birbirini izleyen günler boyunca
çocuklar sürekli savaştı. Marmara denizi onların cephanesi olduğu sürece de
savaşmaya devam edeceklerdi. İzledikleri filmlerden gördükleri savaş
sahnelerini elifi elifine uyguladılar. Birbirlerinden esirler alıp fidye
karşılığı salıverdiler. Cıvıl cıvıl gezen çocuklar bunun yerini tabur tabur
gezmeye bıraktılar. Sevinçten ve koşmaktan kontrol edemedikleri salya ve
sümüklerini kollarına silecekleri yere, savaşlarda aldıkları yaralar yüzünden
akan kanlarını mendillerine sildiler. Selimiye kışlası civarında cereyan eden
çarpışmalar şiddetini arttırdıkça arttırdı. Kendilerini yeryüzünden
silmişçesine hayali zincirlerle bağlandıkları teknolojik dikdörtgenler yüzünden
sözlüklerde adına yetişkin denilen hiçbir kimse, Üsküdar sahil boyunca meydana
gelen bu olayları fark etmedi. Başlarını kaldırıp havada uçuşan su balonlarına,
hararetli konuşmaların geçtiği çocuk meclisine kimse dikkat kesilmedi. Ve bizi
kuşatan bu yaşam, insanoğlunun içini kurutmaya devam ettiği sürece, müthiş bir
yalnızlığın, tedirginliğin, para hırsının, soğukluğun, zorbalığın etkisindeki
büyükler etraflarını görmemeye devam edecekler ve savaşlar, anlaşmazlıklar,
karamsarlıklar çocuklara da bulaşıp devam edecekti.
Yorumlar
Yorum Gönder