ÜÇ ADAM

ÜÇ ADAM
Ne zaman böyle hislere kapılsam ayaklarım beni buraya getirir. Buraya, bu beton yığını şehrin kalabalığından kaçabilmiş beş altı ağacın verdiği huzura, gelir hal hatır sorarım yapraklara. Yanlarına oturup boynumu büktüğümde, çocukken akşam ezanı okunduğunda eve gitmem gerçeği kadar içim buruk olur. Ama bu sefer midemin içinde U dönüşü yapan bu yoğun his beni daha bir üzüyor, şehrin mendebur suratına eşlik edercesine sıfatımı kapkara bir mahkeme duvarına çeviriyordu. Gülmeye çalışsam da bunun yapmacık olduğunu, kırgın bir âşığın sahte gülüşünün yatsıda söneceğini bilmek ciğerimi pareliyordu. Az önce maşukuma verdiğim şiire bakıyor, derin bir ah çekip karşıda bana bakan çirkin binaların utanması bekliyordum.
Her zaman yaptığım gibi bu huzur muhitinde hiçbir şey düşünmemem gerektiğini düşündüm. Uzun müddet oturduğum yerden şehri izledim. Yapay şehri, somurtkan şehri, üstünde gezen binlerce insandan sıkılmış şehri izledim. Oturduğum yerden yalnız insanları toplu halde görebiliyordum. Hepsi aynı caddede, aynı renkte, aynı sesleri çıkararak aynı hızda yürüyordu. Durum bu iken şehre hak vermedim değil. Aynı türküyü her gün dinlemek sıkıcıdır, haklısın şehir dedim kendi kendime. Üstelik şehri suratsızlaştıran da yine üstünde gezinen gri adamlardı.
Ya düşüncelere dalıp gitmemden ya da Cevriye’ye olan müthiş tutkunluğumdan cadde de yüz elli lira borcumu hala ödemediğim Bakkal Faik abiyi görmek bile heyecanlandırmadı beni. Gelen zamlar yüzünden sigarayı bırakmamış olsaydım tam da şu an bir sigara yakardım doğrusu.
Biraz önce tüm şair damarımla yazdığım şiiri Cevriye’ye verdim. Cevriye o güzel gözlerini kâğıdın üstünde gezdirirken yakuttan, zümrütten, elmastan ve de nice nevi mücevherden dahi güzel görünüyordu. Cevriye şiiri okuduktan sonra dün gece düşlediğim türden şeyler olmadı. Zira kendisi o kadar ruhsuzdu ki onun bu hali Orhan Veli’yi bile utandırdı. Sait Faik yüzünü ekşitti moral bozukluğundan. Aşk mısraları küçük çaplı depremler yaşadı sayfalarında. Bense en güzel yerinde kapatılan bir şarkıyı dinleyen dilsizler misali kalakaldım yerimde. Söylediği tek şey “Gitmek zorundayım” dı. Ve gitti. Giderken şair yanımı da söktü. Artık Ferdi Tayfur şarkılarının en ağlamaklı yerinde istirahate çekilmeliyim diye düşündüm. Sonra koştum, buraya geldim.
Oturduğum yerden hâlâ sıkılmış şehri ve renksiz insanları görebiliyordum. Cevriye’nin geçtiği yerler rengârenk olmuş sanki dedim yanımda duran ağaca. Bu halden sıyrılmak için kira borcumu, işsizliğimi, amatör kümeden kurtulmanın yollarını, savaşları, afetleri, sefaletleri, açlık çekenleri, masum çocukları ve onları öldüren alçakları düşünerek derdimi unutmaya çalıştım. Bir müddet başarılı olsam da yine de aklımdan söküp atamadım Cevriye’yi. Elimdeki buruşmuş kâğıda baktım. Şiirimi okudum Cevriye karşımdaymışçasına:
Çaresizim Cevriye!
Sizin evin önü tehlikeli
Gelemem!
Bakkal Faik abi yakalarsa
Döver beni öldürürcesine, o vakit seni
Göremem!

Geçtiğin yerler yeşeriyor mahallede
Baktığın yerler çiçek açıyor sevincinden
Kokunla sarhoş oldu tüm kediler
Ve saçlarına aşık serçeler

Bilemem sevdiğim bilemem
Beyninden ne geçer
Ne akar su gibi berrak zihninden
Bilemem!


Sen ve baktığın yerler
Gördüğün yerler Cevriye
Nasıl da güzel!

Köfte yiyorum gün aşırı
Baktığın yerlerde bizzat
Gelip gelmeyeceğini
Bilemem!
Baharatı az köftenin tuzu da öyle
Gelsen ölüm orucuna başlarım
Köfte, tuz, baharat, hepsi hikâye!

            Kâğıdı sağ avcumun içinde öğütürcesine sıktım. Yumruğuma baktım bir süre. Kırılmış ve gücenmiş benin yansımalarıydı şu an yeryüzündeki. Uzun bir aralık böyle oturmuşum sessizce. Bir hışırtı tüm sessizliğimi bozuverdi sonra. Arkama dönüp baktığımda buralarda ilk kez gördüğüm biri vardı. Küçük bir misafirdi bu. Ve biraz önce ağlamayı kestiği aşikârdı. Gözlerinin içi gülmeliydi bu yaşta bir çocuğun. Ağlasa ağlasa annesine aldırmak istediği oyuncak için akmalıydı bu gözyaşları. Yalandan olmalıydı yani. Şu an karşımda duran veledin durumu ise bunun tam tersini gösteriyordu. Çocuk beni görmesine rağmen pek buralı olmadı. Gözyaşlarının ardından kalan nemli yüzünü silerek oturduğum yere gelip yanıma çöktü. Hala hıçkırıklarını duyabiliyordum. Bunlar biraz önceki duygusal depremin artçı şokları olmalıydı. Hâlâ ben yokmuşum gibi davranıyor ve benim yaptığım gibi şehri izliyordu. Uzun bir zaman sonra dayanamadım sordum:

- Neden ağladın bu kadar?
- Hiç öylesine.
- Adın ne?
- Emre.
- Bence bir sıkıntı var Emre. Öylesine ağlanmaz ki bu kadar. Bu arada Rıfat ben. Memnun oldum.

   Emre pek aldırış etmedi memnuiyetime. Bakışlarından ve duruşundan kalıplaşmış, ruhsuz kelimelerden hoşlanmadığı belli oluyordu.
            Bir mavi önlüklü için fazla olgun duruyordu Emre. Burnunu çeke çeke şehri izlemeyi sürdürdü. Bir ara, ben de o yokmuş gibi davranmaya başlamışken, elindeki kâğıdı bana uzatıp anlatmaya başladı.
            “ Mahallede bir kız var abi. Adı Aslı. Bizim sınıftan hem de. Saçları kıvırcık. Çok güzel. Bazen hafta sonları annem ekmek almaya gönderdiğinde yolumu uzatıp evlerinin önünden geçiyorum. Gördüğüm zaman koşarak eve gidiyorum. Geçen matematik dersinde dalmış gitmişim. Kendisine bakarken yakaladı beni. Çok utandım. Dün okul çıkışında Ozan’la gördüm onu. Elma şekeri almış kıza. Babam bana fazla harçlık vermez. Verse ben de alırdım. Kendime de alırdım. O keli kızın yanında görünce dayanamadım. Koştum, kâğıt kalem aldım, bu şiiri yazdım. Bugün bütün cesaretimi toplayıp şiiri Aslı’ya verdim. Aslı şiiri okuduktan sonra filmlerde ki gibi olmadı. Bana kızdı ve ‘ Bir daha bana âşık olma tamam mı?’ dedi. Ben de tamam dedim ve ödevimi bitirmeye çalıştım. Okul bitince de Ozan arkadaşları Turan ve Soner’le önümü kestiler. Zor kaçtım. Sonra da buraya geldim.
            Derdim dörde beşe katlandı Emre olanları anlatınca. Söyleyecek söz bulamayıp elime tutuşturduğu şiiri okudum:

Hiçbir şeyin olamayacağım mı senin?
Kış günü eldivenlerin mesela?
Sen sınıftan ayrılınca ellerini özleyen
Kokulu silgiler
Ya da
Evinin karşısındaki bakkalın
Sana her sabah hayranlıkla bakan gözleri
Olamayacak mıyım mesela?

 Emre isyankâr burnunu koluyla silip caddeyi izlemeye devam ediyordu. Kim bilir küçük, güzel zihninden neler geçiyordu. Aslı’nın aslında seni anlamadığını düşünüyorum Emre dedim. Şiirin çok güzel ve Aslı henüz öğretmenden aldığı kırmızı kurdelenin sarhoşluğundan kurtulamamış. Bence fazla düşünme ama yazmaya devam et. Söylediklerimin şehirlerarası otobüs yolculuğunda ağlayan bebeğini susturmak için çabalayan bir annenin sözleri kadar yararsız olacağını bildiğim halde aldırmamasını istedim ondan.
            “Şiiri Aslı’ya vermeden keşke birine okutsaydım, herhalde şiiri beğenmedi. Babama okutmak isterdim ama o hep yorgun. Sabah akşam çalışıyor, eve gelince de yemek yiyip uyuyor. Bana sürekli ‘ Oku da adam ol, kara emeklerimi boşa çıkarma’ diyor. Annem de pek ilgili sayılmaz. Bir şeyleri kıracağım diye mutfağa sokmuyor beni. Oysa ben o yokken denedim, yumurta kırabiliyorum. Kırıyorum ama etrafı batırmadan. Akşamları da televizyon izliyor hep. Soru sorduğumda reklamlar çıksın geleceğim diyor. Ben, o gelene kadar sorumu unutuyorum. Reklamları da sevmiyorum zaten.” dedi sonra.
            Emre konuşurken susmam gerektiğini hissettim ve ona hiç müdahale etmedim. Konuşacak bir şey de bulamadım esasen. Uzun süre sustuk. Ta ki hüznün ve az dozda huzurun harmanlandığı bu güzel mekânın olanca sessizliğini ciğerlerini parçalarcasına öksüren yaşlı adamın gürültüsü bozana dek. Bizi görünce duraksadı yaşlı adam. Emre ve ben de şaşkındık doğrusu. Ama inanın yaşlı adam istifini bozmadan yanımıza gelip oturunca biz de kendi sessizliğimize dönmekte zorlanmadık. İhtiyar adam bizim yaptığımızın aksine şehre bakmadı, ağaçları süzdü uzun uzun. Sonra da titreyen ellerine baktı. Hangimiz daha yaşlı acaba diye düşündü belki de.
            Biraz sonra yaşlı adamı teselli etmek isteyen üç kedi teşrif etti aramıza. Hepsi oturmuş adamın yüzlerce çiziğe ev sahipliği yapan suratına bakıyordu. Bu üstü başı yırtık adam kafasını kaldırıp şehre baktığında yorgun omuzlarından ve küfürle karışık sitemkâr bakışlarından belki şu an göbeğini kaşımakta olan altın dişli patronuna, gençlik yıllarında düşlerini çalan hayal avcılarına, yaşamı dört harf iki heceye hapsetmiş bütün mahlûkata beddualar ettiği sonucu çıkıyordu.
            Yaşlı adam elini cebine attı. Cebinden çıkardığı buruşmuş kâğıdı kırışmış elleriyle düzeltti. Dudakları kıpırdıyor, gözlerinin içi gülüyordu kâğıda bakarken. Sonra birden yüzü düştü. Emekli ikramiyesinin en çok iki göz ev almaya yeteceğini öğrenen bir memur kadar üzgün bir hale geldi bir anda. Hani gözlerinin içine bakan şu üç kirli kediden utanmasa  ağlardı belki de. Kâğıdı buruşturup ağaçlara doğru fırlattı. Ciğerleri izin verse okkalı bir küfürde savururdu kesin. Kediler kâğıdı yiyecek sanıp peşinden ağaçlara koştular. Kâğıt öksüz kalmıştı. Üstelik kediler  açlık, sefalet, sadece dizelerde kalmış çürük bir aşkın kokusunu almış gibi davranıp yüz çevirmişlerdi gariban kâğıttan. Fırlayıp kâğıdı aldım. Ömrümün ilk hediyesini almışçasına heyecanlı ve hızlı açtım. İçinde bir şiir vardı:
Sakın kimseye söylemeyin
Kapıcının belalı kedisini
Her sabah içeri benim aldığımı
Sevdiğim kızın adını da kedi biliyor sadece
Tunalı parkında sabahlamalarımı
Ve dünden kalma sigaralarımı
Neden çabucak içtiğimi de kedi biliyor sadece
Sakın kimseye söylemeyin
Kapıcının belalı kedisini
Her sabah içeri benim aldığımı
            Yaşadıkları filmlerde veya düşlerdeki gibi olmamıştı ihtiyarın muhtemel. Yıllardır haykırmak istediklerinin suçlusu gibi atmıştı şiiri. Yüzünü çizgilere mesken eden dertlerine küfredercesine ve tüm bu boktanlıkları çekmesine neden dünyaya haykırırcasına bakmıştı kâğıda. Söyleyemediği aşkların, acıların, sevgi sözcüklerinin, her bir darbede yüzüne yapışan çizgilere neden olan tüm sıkıntıların verdiği pişmanlıkla gitmişti yaşlı adam.

            Biraz sonra akşam ezanı okundu. Emre annesinin kızacağını, akşam ezanında evde olması gerektiğini söyleyip gitti. Ben bu saatlerde evde olmamı isteyen annemin başka diyarlarda olduğunu düşünüp boynumu bükmeye devam ettim. Ve lodostan sallanan yapraklara hal hatır sorup, yavaş yavaş kararan şehri izlemeye koyuldum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ZİHİN DUVARLARININ ÖTESİNDE

SİZLER ÖZEL DEĞİLSİNİZ!

MAHALLE