BİR AFGANİSTAN MACERASI



Süleyman Abi’nin kahvesinden çıkıp bir sigara yaktım. Yol uzundu. Yolun adı Afganistan’dı. Nasıl böyle bir karar verdiğimi kime söyledimse inanmadı. Herkes işin içinde bir sır olduğunu düşündü. Oysa amacım ne seyahat etmek, ne Amerikan ordusunu yerle bir etmek, ne de çok güzel fotoğraflar çekip yol maceramı anlatarak, mahallenin güzeli Cevriye'ye hava atmaktı. Amacım sadece dört harf iki heceden oluşan en kirli icada sahip olmaktı. Para. Evet, amacım sadece para kazanmak ve kazandığım parayla bizim mahalleye kral bir manav açmaktı. Bunun için Afganistan'a mı gidilir arkadaşım demeyin. Gidilir. Bizim mahallede ne kadar işletme varsa başvurdum çalışmak için. Okul hayatımın anaokulundan terk olduğunu duyunca kimse almadı beni işe. Eskiler satan, eskiler alıp yeniler hiç satmayan, Bordeaux doğumlu, kaba sakallı Model Şükrü abiye borcum var üstelik. Adamcağızı zor bela ikna edip kırmızı bir deniz topu almamın üzerinden tam 37 gün geçmiş. Cevriye'ye verecektim topu utandım, veremedim. Cingan Cevat Model Şükrü'nün kadim dostudur. Beni sorup duruyormuş. Çöktü topa, ortalıklarda da yok karaktersiz diyormuş. Afganistan'dan dönünce Model Şükrü'ye parasını, Cevriye'ye de hediyesini vereyim diyorum.
Kafam tüm bu sorunlarla allak bullak olmuş, çarpım tablosuna lanet edip yürürken birden o kin dolu bakışlarını üzerimden hiç eksik etmeyen Deli Mutlu'yla göz göze geldim. Deli Mutlu... Adın gibi olsaydın ya be abi. Her daim dert, her daim sinir! Ne o beni sever ne ben onu severim. Aslında delilerle aram iyidir ama beni her gördüğünde öğüt vermesi, ardından bir şiir patlatması hiç hoşuma gitmiyor. Deli Mutlu aslen Hataylı. Konya'ya tahsil için gidiyor. Kafa zehir. Üniversite sınavında Türkiye genelinde iki bin elli altıncı olmuş. O derece zehir yani. Bir gün kaldığı yurttan “aramakla bulunmaz” diyerekten bir çığlık koparıp gidiyor. Gidiş o gidiş. Dönmemiş tekrar. Eskişehir'e geldiğinde ailesi bir anlam verememiş. Hangi hastaneye gitseler çare bulamamışlar. Deli Mutlu bir susmuş pir susmuş. Bir gün gelmiş ki bizim deli, bülbül gibi şakır olmuş, bu seferde susturamamışlar. Şiirler, gazeller ardı ardına. Sonra... Sonrası adının önüne deli geliyor. Bu kadar.
Kabadayı tavırlarıyla yürüdü üstüme. Sigarasından son fırtını çekip ayağıma doğru attı. Ses etmedim. Delidir en nihayetinde. Yanımdan geçerken tuttu kolumdan. Bir sigara uzattı. Almadım.
-          Abi nasılsın?
Cevap yok. Bir müddet sustuk.
-          Ulan gidiyormuşsun doğru mu?
-          Sen nerden biliyorsun abi?
-          Süleyman abi söyledi kahvede.
-          Evet abi gitmem lazım.
-          Oğlum Afganistan'da ne yapacaksın?
-          Abicim inşaat sektörü gelişiyor oralarda. Savaştan yeni çıktı malum. Her şeyi ayarladım gidiyorum.
-          Ne arıyorsun?
-          Para.
Aşağılarcasına güldü. Bir kaç adım uzaklaşıp bağırdı arkamdan. Döndüm. Ellerini açıp şunları söyledi:
-          Patlatırlar seni evlat.
Dostlar! Hiç bir anlam veremedim. Zihnim bulanmadı değil. Anlayacağınız bu adamı sevmiyorum. Ne zaman konuşsam allak bullak oluyorum. Cevriye geldi aklıma sonra. Ulan dedim harbiden oralara gidiyoruz ama dönmemek var. Patlamak bin parçaya dönmek var. Veremediğimiz hediyeler var! Bunları fazla düşünmemeye çalışıp Süleyman abinin kahvesinde tanıştığım ve beni Afganistan’a götürecek adamın yanına koştum. Yarın saat üçte şehrin dışındaki eski depoda olmamı söylüyordu adam.
***
Krupp marka bir kamyonun kasasındayız. Kasayı plastik bir zımbırtıyla kaplamışlar. Bu hal kamyonu saç ektirmiş yaşlı bir adama benzetiyordu. Şoför, aracı önüne her çıkan çukura girmeye yemin etmişçesine sürüyor, bu durum kasamızı kaplayan bu mavi zamazingonun yüreğini ağzına getiriyor, her an çıkıp düşecekmiş gibi bir duruma sokuyordu.
Yaf bir koku ve kamyon motorunun çıkardığı gürültü eşliğinde ilerliyoruz. Yirmi kişinin yabancılığı havası var kasada. Zaman zaman girdiğimiz çukurlar sebebiyle değişik hareketler yapmakta, yeni bir dans türü geliştirme aşamasındayız. Kafamda Deli Mutlu’nun söylediği sözler cirit atmakta. Aynı zamanda beynimi kurcalamakta ve beni çıktığım bu yasadışı yolculukta yargılamaktan başka bir işe yaramamakta.
Doğru mu yaptım yanlış mı bilmiyorum ama hayalini kurduğum manav için bu gerekliydi. Anaokulundan terk olmam, aylaklığı, serseriliği adet, Süleyman Abi’nin salaş kahvesini mesken edinmem mahalle ahalisi tarafından iyi karşılanmamış, olumsuz bir imaj çizmeme neden olmuştu. Her gün ev ve kahve arasındaki okul bahçesinde 30 mekik çeker, çeşitli hayaller kurar, bol sigara içer ve Cevriye’nin yolunu gözlerdim. Türlü hayallerimin yüzde doksanını manav alırdı. Bazen çok sığ bir insan olduğumu düşünmedim değil, bir insanın hayallerinin çoğunu manav süslememeli sanırım, kalan kısmını da Cevriye. Ama adı üstünde hayal işte. Artık hayallerin gerçeğe dönüşme vakti. Ve bunun ilk adımı eski bir Krupp’un kasasında tanımadığım yirmi kişiyle yeni bir dans türü üzerinde çalışmaktan geçecekse varsın geçsin! Hazırım buna.
Sessizliği yanımda oturan, onu ilk gördüğümde akranım olduğunu düşündüğüm lakin benden beş yaş büyük, sesinde bir efelik sezdiğim Aspat’lı Halil bozdu. Bu insana işkence eden suskunluğu, gür sesinin yıkıcılığı ve efe edasıyla verdiği selamla yırtıp bana adımı sordu.
- Rıfat ben.
- Ben de Halil.
(…)
Fazla farklı sayılmayacak bir tanışma faslından sonra Aspat’ta yaşadığını, Aspat’a açmak istediği kahve için bu kamyonda olduğunu, sevdiği kızın onu, valinin oğlu yüzünden terk ettiğini, haylazlıkla geçen çocukluk yıllarını, mahalle bakkallarının ne kadar biçimsiz bıyıklara sahip olduğunu ve bunun gibi kendine dair birçok mevzuyu anlattı. Ben de ona kısaca hayat hikâyemi, neden bu kamyonda bulunduğumu anlattım. Manav açmak istediğimi söyleyince çok sevindi. Yıllarca bir manavda çıraklık yaptığını duyunca da ben sevindim. Hatta “Nasıl İyi Bir Manav Olunur ?” adlı bir yazı kaleme aldığını ve bu yazıyı benle paylaşabileceğini işitince ağladım.
Aspat’lı Halil mert birine benziyordu. Anlattıkları dinlerken kasabasına ne kadar âşık olduğunu anladım. Bir aralık uzun süre konuşmadı. Halinden uzaklara dalıp gittiğini anlayabiliyordum. Nereye ne derece daldı bilmiyorum ama bu sayede sesinden yanık bir türkü dinledik. Aklında sevdiği kız Hatça olacak ki, kamyonda bulunan yirmi kişinin on yedisi ağlamıştı. Eminim ki diğer üç kişi uyumuyor olsalardı onlar da ağlardı.
“Yüce Dağ Başında Hatçam Ekin Ekilmez
Yağmur Yağmayınca Anam Kökü Sökülmez
Ellerin Köyünde Hatçam Kahır Çekilmez
Doldur Ağuları içelim Hatçam “
Efkâr yüküyle yüklenip büktüm boynumu oturduğum yerde. O vakit aklıma düşen Cevriye ciğerimi bir yaktı ki, Halil’in “Ellerin köyünde Hatçam kahır çekilmez!” demesiyle birlikte etrafa yayılan gönlümün yanık kokusu dilimden anlayan her âşığı sarhoş edecek tesirdeydi. Aşk kokuyordu, yalnızlık kokuyordu.
Bir müddet ben de sustum ve motorun çıkardığı devasa gürültüye melodiler atfedip annemin uyumam için uydurduğu türküleri düşledim.
Bir insan için en zor anlardan biri, doğalgazın kesik olduğu bir günün sabahında sıcacık yatağından gaddar bir saatin haykırmasıyla uyanmaktır. Ve yahut adını sanını bilmediğiniz birinin, sizi bir ülkeden başka bir ülkeye firar ederken horlayarak daha doğrusu kükreyerek, gayri ihtiyari de olsa uyandırmasıdır. İşte bu ikincisini bizzat yaşadım ve bu olay bana İbram Çavuş'u tanıma fırsatı sundu.
İbram Çavuş kendinden pek bahsetmese de konuştuğumuz zaman boyunca fikirlerinden, yaşam tarzından, aşktan, felsefeden, bilimden, doğu ve batı edebiyatından, lise yıllarında üzerinde çalıştığı bazı mekanizmalardan, ufoların aslında var olmadığı gerçeğinden bahsetti. Daha sonra kalbinde olan boşluğunun bir türlü dolmamasından ötürü bu kamyonda olduğunu, daha önce de bunun gibi birçok seyahatte bulunduğunu anlattı. Söylediği birçok şeyi anlamasam da bu adamın hoş sohbeti beni ve taze dostum Aspat’lı Halil’i oldukça etkilemişti.
Yolculuk hepimizi yormuştu. Ben, Aspatlı Halil ve İbram Çavuş gibi sohbetin tadını alanlardan çıkan sesler şoförü kızdırmış olacak ki küfürler eşliğinde susmamızı istedi. Hiç kimse bu durumu umursamadı. Bir müddet yolculuk bu kıvamda sürdü gitti. Lakin ani bir gelişme, en mutlu anında ölümü aklına getiren birinin tüm keyfinin kaçması gibi hepimizin gülüşünü soldurmuştu. Duyduğumuz silah sesleriyle yüreğimiz ağzımıza gelmiş ne yapacağımızı şaşırmıştık. Üstelik silahların sesi artıyordu. Şoför paniklemiş olacak ki aracın hâkimiyetini kaybetti. Nereye çarptık bilmiyorum ama hepimiz balık istifi gibi kamyonun bir köşesine yattık. Aniden kamyonun kapısı açıldı. Şoför hepimizin aşağı inmesini ve yerde duran çuvaldaki silahlardan almamızı söyledi ve ekledi:
Çatışmazsak bulunduğumuz bu çölde geriye tek bir seçenek kalır: Ölmek!
Ben ve İbram Çavuş bulduğumuz bir çukura çökmüştük. Ellerimizde silah, Dayanamayıp bulunduğumuz yerden çıkarak Halil’e bağırdım:
-          Çökertmeden çıktım da Halil’im aman başım selamet!
Ben bunları söyleyip mevzi alana kadar sanki kopmuştu kıyamet. O aralık İbram Çavuş’un çığlığı duydum ve Aspatlı ’ya nerde o dercesine baktım. Beni anlamış olacak ki şöyle dedi:
-Arkadaşım İbram Çavuş Allah’ıma emanet.
Aspat’lı Halil bir yandan kurşun sıkıyor bir yandan da Aspat’lıyımlan ben, Aspat burası, Buranın efesi benim diyerek nâralar atıyordu. Tahminim bu ani saldırı onu oldukça etkilemişti. Bu durumdan kurtulması için ona şöyle haykırdım ve üç el ateş ettim düşmana:
-          Burası da Aspat değil Halil'im, aman çölün ortası,
Yüreğime acı saldı, dostlar kurşun yarası
Bu söylediklerim Halil’i tesir etmişe benzemiyordu. Aksine Halil o kadar kendinden geçmişti ki açık bir hedef haline gelmeye başlıyor, bulunduğu korunaktan uzaklaşıyordu. Bu esnada düşmanı ilk kez bu kadar yakından gördüm ve kurşunları adreslerini bulması ümidiyle sıkmaya devam ettim. Fakat çember giderek daralıyordu ve en yakın tepeye kaçmamız gerekiyordu.
-          Gidelim, gidelim Halil, karşı tepeye varalım.
Düşmanlar gelirse nerelere kaçalım?
Deyince ben Halil yanlış anladı ve haykırmaya başladı:
      - Teslim olmam! Gelsinler ulan! Ben teslim olmam!
Durumu düzeltmem gerekiyordu çünkü teslim olmak aklımın ucundan bile geçmemişti.
-          Teslim olmayalım Halil,
            Aman kurşun saçalım!
Koşarak karşı tepeye gittik. Gitmez olaydık. Gördüğüm şey karşısında yıkıldım. Saniyeler içinde zihnimden binlerce ağıt yaktım. Bu saatten sonra her şey değişiyordu. Çünkü düşmanın elinde, kollarından bağlanmış ve sürüklenerek bir arabaya bindirilen Deli Mutlu vardı!
***
Çatışma sona erip düşmanlar çekildiğinde geriye sadece genzimizi yakan barut kokusu kalmıştı. Siper aldığımız üç beş palmiyeye isabet eden kurşunların dumanı hala tütüyordu. Üzerimde hem bu ani saldırının hem de Deli Mutlu’nun tutsak oluşunun şoku vardı. Fazla dayanamadım sırt üstü yere çöküp kumlara uzandım. Bir müddet sonra kalp atışlarım normal seyrine dönmeye başladı. Bu iyi halin verdiği güçle gözlerim Aspat’lı Halil’i aradı. Kamyona sırtını vermiş sessizce oturuyordu. Hala aramızda olduğunu görmek içimi rahatlattı. Onu kendi haline bırakmayı seçip yanına ilişmedim. Bu esnada birkaç kişinin ağladığını duydum ama oralı olmadım. Garip bir durum değildi bu. Yaptığımız bu sefil yolculuğun ödülü ancak bu olabilirdi çünkü.
Savaştan sonra yapılacak en iyi şey yıldızları seyretmektir diye düşündüm.  Ama beynime çelme takan sorulardan kurtulamıyordum. İbram Çavuş’a ne oldu? Neredeydi? Yoksa öldü mü? Kalkıp çatıştığımız yerleri kolaçan ettim. Yaralanmış ya da ölmüş olabileceği endişesiyle gidebileceği her yeri tek tek gezdim. Yoktu! Son çare olarak kamyon kasasına yöneldim. O aralık İbram Çavuş’un oturduğu yerdeki kâğıt parçaları çarptı gözüme. Hışımla yerimden kalkıp kâğıtları aldım. Okuduklarım bugüne kadar duymadığım türdendi. Bu adamın bir gizemi olduğunu sezmiştim ve bu yazılanlar bu düşüncemin imzası oldular.
“Meğer yıllarca kendimi aramışım. Bana beni anlatan bir çift söze köle, onu söyleyen kimseye de kurban olurdum. Ama nerden bilebilirdim ki ömrüm boyunca kalbimde hissettiğim boşluğun cevabını yine kendimin vereceğini? Ama hala aradığımı bulamadım. Karşıma geçip varlığımı bana aksettiren bir dost, bir ayna yok. İşte bu yüzden çıktım bu yolculuklara. En mutlu anlarımda dahi hissettiğim azabı biraz olsun hafifletebiliyorum yollarda. Geceleri yastığa kafamı koyduğum zamanlar hariç rahatlayabiliyorum. Ama biliyorum ki kaçtığım her yere yine kendimi götürüyorum. Bunlar geçici çözümler. Ah! Her şeyden kaçtığım gibi bir de kendimden kaçabilsem!
Bu düşünceler çocukluğumda başladı. Aklıma hayal meyal gelen bir söz, birine verdiğim ama tutamadığım bir söz. Yıllarca sahil kasabalarında, tren garlarında, şehirlerin en işlek caddelerinde, saatler süren sıkıcı ders esnalarında hep aklıma takıldı bu söz. Evet, bir söz verdim. Birine gönülden bir söz verdim ve tutamıyorum. Aldığım emanetin hakkını veremiyorum ama kime ne söz verdim? Bilemiyorum. Yaşım ilerledikçe bu düşünceleri ve verdiğim sözün ne olduğunu daha az düşünmeye başladım. Kalp sahnemin bomboş alanlarına gelip geçici olduğunu bildiğim kıymetsiz şeyleri doldurdum. İşin garibi kalbimi parçalayarak, acı vererek yarıp geçen tüm bu kıymetsizliklerin etrafımdaki çoğu kişinin hayallerini süslemesiydi.        
Bazen tüm bu halleri üstümden atıp rahata erdiğimi düşündüğüm zamanlar oldu. Fakat aklıma sürekli gelen bir hakikat hayatımın tüm lezzetini almaya yetiyordu. Ölmek! Öleceğimi önceden bilmek. Öleceğini önceden bilen tek varlık insan ve bu bir trajedidir diyordu bir yazar. Bunu kabullenemedim. Ölmemeyi değil, bunun bir trajedi olduğunu kabullenemedim esasen.
Okuduklarımın zihnimde açtığı yaralar biraz önce kurşunların açacağı hasardan daha fazlaydı.
Kendimi kaptırdığım bu esrarlı yazıdan kafamı kaldırdığımda kamyon çoktan hareket etmiş hatta küçük bir kasabaya yaklaşmıştı. Biraz sonra kasabada konakladık. Sanki bambaşka bir evrene girmiştim. Kendime telefon edebileceğim bir yer bulup Süleyman Abi’yi aradım. Olanları anlatacak bir nebze olsun rahatlayacaktım. Bir iki çalıştan sonra telefonu açtı. Biraz dertleştik. Borçlarının olduğundan, çaya yaptığı zammın ahali tarafından iyi karşılanmadığından ve havaların çok soğuk olduğundan bahsetti. Ben yaşadıklarımı anlatınca söylediklerinden utandı. Hele deli Mutlu’yu gördüğümü, birileri tarafından kaçırıldığını söylediğimde sesi titredi. Gözyaşlarının elmacık kemiklerinin süzülüp sakallarında karıştığını itiraf etti. Yine de tüm konuşma boyunca ses tonu çok tuhaftı. Sanki ağzında bakla tarlası vardı da nasıl çıkaracağını düşünüyordu.
Sustu ve ciğerimi parçalayan kara haberi verdi.
-          Evlat! Biliyorum söylememeliyim belki ama. Hele bunca şeyden sonra. Yine de duyman en iyisi. Başkasından değil benden duy istedim. Cevriye evlat Cevriye. Geçen Salı evlendi. Hırdavatçı Mahir’in oğlu Gıygıdı Nazif ile. Üzülme sakın…
Sözlerini bitirmesine izin vermedim. Telefonu kapadım. Üst üste gelen afallayışlar silsilesine birisi daha eklenmişti. Bu hale alışmış olacağım ki ağzımdan şunlar döküldü:
-          Bulamazsın Cevriye Bulamazsın. Benim gibi seveni bulamazsın!
***
Nikâhına beni çağırırsa gitmem. Gidersem olay çıkarırım. O kadar da değil arkadaş! Hele öyle bir şey denesin, ben bilirim yapacağımı. O düğüne gider, çalgı ekibinin ses tellerini zedeler, aşçının kepçesini kırar, düğün pilavındaki etleri ekibimle yer bitiririm. Yaparım! Bu kadar da tehlikeli bir adamım.
Çaresiz otururken sessiz odamda, beynimin koridorlarımda çığlıklar atan tilkilerin yüzünden kafamı duvarlara uçarak yapıştırmak isteğiyle yanıp kavruluyorum.
Yatağımla bütünleşmiş halde ömrümün geri kalanında neler yapmayacağımı düşünürken bir anda kafilenin akıbeti uçtu aklıma. Acaba gittiler mi? Hiçbirinden ses yok! Apar topar kalkıp kaldığımız yeri araştırdım. Tık ses, hatta hiçbir kimse yok. Sanki şehre borçlu olduklarım gelmişte ahali bana yapılacak işkenceyi görmemek için sığınaklara saklanmıştı. Bomboş sokaklarda koşmaya, koşarken de Mirkelam’dan hızlı olduğuma kendimi inandırmaya çalışsam da ne bir insan evladıyla karşılaştım ne de Mirkelam’dan hızlı koşabildim. Koca şehir toplanmış, aralarında anlaşmış bana şaka yapıyor olmalı. Ümidi kesip sokağın ortasına uzanıverdim. Ölümü burada beklemek hoş olacaktı.
Kimsesiz, gariban ve üç aydır parasını alamayan bir bakkal kadar yalnızdım şimdi. Şehir bana şaka yapıyor. Beynim oyunlar oynuyor. Cevriye düğününde gülücükler dağıtıyordu. Zihnimin içine Deli Mutlu’nun sözleri yankılanıyordu öte yandan. “Patlatırlar seni evlat!” Patladım Mutlu patladım. Hem de defalarca! İstediğim şey ne acaba? Para mı? Manav açmak mı? Cevriye’nin düğününü basıp, kalbini geri kazanmak mı? Bütün bunlara evet ama başka bir şey olmalı. İbram Çavuş’un hikâyesinde olduğu gibi bir şeyler. Bulmam gereken belki de buydu.

Uzun süre kalakaldım yattığım yerde. Bir nevi kendimden geçmiştim. Aklıma çıktığım bu absürt yolculuğa savurmam gereken küfürler tünerken birden arka sokaktan gelen bir gümbürtüyle irkildim. Pis, iğrenç, moral bozucu, yıkıcı bir ses. Benim sesim! Oh be rahatladım şimdi. Artık yalnız değilim! Annemin hadi oğlum kalk yatağından baban sana oyuncak almış dediği zamanları hatırladım. Nasıl da kalkardım yataktan heyecanla. İşte o sesi duyduğum an bu halin on katı bir hızla kalkıp, sese doğru koşmaya başladım. Köşeyi döner dönmez binaların çöktüğünü, akarsuların selamlaşarak yer değiştirdiğini, şehre söylenen bütün yalanların yakalandığını, bütün ikiyüzlülerin şehrin zindanlarına yollandığını gördüm. Deli Mutlu ve İbram Çavuş biraz önce böğüren adamı sakinleştiriyor, kulağına bir şeyler fısıldıyorlardı. İbram Çavuş elinden geleni yapıyor bir yandan da edeple Deli Mutlu’yu dinliyordu. O esnada adam irkilmeye ve çırpınmaya başladı. Adamın göğsünden üç kara duman çığlıklar atarak, küfrederek, sağa sola sataşarak çıkıyor, onlar uzaklaştıkça adamın çırpınışları diniyor, sesi benim sesimden daha da güzelleşiyordu. Rüyadaydım belki de. Kendimi tokatladım, duvarların sivri yerlerine kafa attımsa da ayılmadım. Rüya falan değildi bu olanlar. O aralık adam yerden kalkıp, kurtarıcılarına edeple selam verdikten sonra koştu gitti. Deli Mutlu bana dönüp, “Ne arıyorsun yabancı, hala bulamadın mı?” diyordu. O bunları derken İbram Çavuş hafifçe gülümsüyor. Başını belli belirsiz sallıyordu. Ne diyeceğimi ne yapacağımı şaşırıp kaşmış bir haldeyken kendimden geçip yere düştüm. Uyandığımda Eskişehir’de, Cevriye’nin evinin önündeydim. Kucağımda kırmızı deniz topu vardı. Ben gözlerimi açıp kendime gelene kadar Cevriye kapıdan çıkmış salınarak Faik Abi’nin bakkalına doğru yol alıyordu. Bir tebessüm saldırısı kapladı yüzümü. Topun alnına bir öpücük kondurup adresini bulması için sıkı sıkı tembihledim. Yokuş aşağı bıraktım topu Cevriye’nin arkasından ve bana ne aramam gerektiğini söyleyecek bir yolcuğun koştum arkasından.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ZİHİN DUVARLARININ ÖTESİNDE

SİZLER ÖZEL DEĞİLSİNİZ!

MAHALLE