BİR AFGANİSTAN MACERASI
Süleyman Abi’nin kahvesinden çıkıp bir sigara
yaktım. Yol uzundu. Yolun adı Afganistan’dı. Nasıl böyle bir karar verdiğimi
kime söyledimse inanmadı. Herkes işin içinde bir sır olduğunu düşündü. Oysa
amacım ne seyahat etmek, ne Amerikan ordusunu yerle bir etmek, ne de çok güzel
fotoğraflar çekip yol maceramı anlatarak, mahallenin güzeli Cevriye'ye hava
atmaktı. Amacım sadece dört harf iki heceden oluşan en kirli icada sahip
olmaktı. Para. Evet, amacım sadece para kazanmak ve kazandığım parayla bizim
mahalleye kral bir manav açmaktı. Bunun için Afganistan'a mı gidilir arkadaşım
demeyin. Gidilir. Bizim mahallede ne kadar işletme varsa başvurdum çalışmak
için. Okul hayatımın anaokulundan terk olduğunu duyunca kimse almadı beni işe.
Eskiler satan, eskiler alıp yeniler hiç satmayan, Bordeaux doğumlu, kaba
sakallı Model Şükrü abiye borcum var üstelik. Adamcağızı zor bela ikna edip
kırmızı bir deniz topu almamın üzerinden tam 37 gün geçmiş. Cevriye'ye
verecektim topu utandım, veremedim. Cingan Cevat Model Şükrü'nün kadim
dostudur. Beni sorup duruyormuş. Çöktü topa, ortalıklarda da yok karaktersiz
diyormuş. Afganistan'dan dönünce Model Şükrü'ye parasını, Cevriye'ye de
hediyesini vereyim diyorum.
Kafam tüm bu sorunlarla allak bullak olmuş,
çarpım tablosuna lanet edip yürürken birden o kin dolu bakışlarını üzerimden
hiç eksik etmeyen Deli Mutlu'yla göz göze geldim. Deli Mutlu... Adın gibi
olsaydın ya be abi. Her daim dert, her daim sinir! Ne o beni sever ne ben onu
severim. Aslında delilerle aram iyidir ama beni her gördüğünde öğüt vermesi,
ardından bir şiir patlatması hiç hoşuma gitmiyor. Deli Mutlu aslen Hataylı.
Konya'ya tahsil için gidiyor. Kafa zehir. Üniversite sınavında Türkiye
genelinde iki bin elli altıncı olmuş. O derece zehir yani. Bir gün kaldığı
yurttan “aramakla bulunmaz” diyerekten bir çığlık koparıp gidiyor. Gidiş o
gidiş. Dönmemiş tekrar. Eskişehir'e geldiğinde ailesi bir anlam verememiş.
Hangi hastaneye gitseler çare bulamamışlar. Deli Mutlu bir susmuş pir susmuş.
Bir gün gelmiş ki bizim deli, bülbül gibi şakır olmuş, bu seferde
susturamamışlar. Şiirler, gazeller ardı ardına. Sonra... Sonrası adının önüne
deli geliyor. Bu kadar.
Kabadayı tavırlarıyla yürüdü üstüme.
Sigarasından son fırtını çekip ayağıma doğru attı. Ses etmedim. Delidir en
nihayetinde. Yanımdan geçerken tuttu kolumdan. Bir sigara uzattı. Almadım.
-
Abi nasılsın?
Cevap yok. Bir müddet sustuk.
-
Ulan gidiyormuşsun doğru mu?
-
Sen nerden biliyorsun abi?
-
Süleyman abi söyledi kahvede.
-
Evet abi gitmem lazım.
-
Oğlum Afganistan'da ne yapacaksın?
-
Abicim inşaat sektörü gelişiyor oralarda. Savaştan yeni çıktı
malum. Her şeyi ayarladım gidiyorum.
-
Ne arıyorsun?
-
Para.
Aşağılarcasına güldü. Bir kaç adım uzaklaşıp
bağırdı arkamdan. Döndüm. Ellerini açıp şunları söyledi:
-
Patlatırlar seni evlat.
Dostlar! Hiç bir anlam veremedim. Zihnim
bulanmadı değil. Anlayacağınız bu adamı sevmiyorum. Ne zaman konuşsam allak
bullak oluyorum. Cevriye geldi aklıma sonra. Ulan dedim harbiden oralara
gidiyoruz ama dönmemek var. Patlamak bin parçaya dönmek var. Veremediğimiz
hediyeler var! Bunları fazla düşünmemeye çalışıp Süleyman abinin kahvesinde
tanıştığım ve beni Afganistan’a götürecek adamın yanına koştum. Yarın saat üçte
şehrin dışındaki eski depoda olmamı söylüyordu adam.
***
Krupp marka bir kamyonun kasasındayız. Kasayı
plastik bir zımbırtıyla kaplamışlar. Bu hal kamyonu saç ektirmiş yaşlı bir
adama benzetiyordu. Şoför, aracı önüne her çıkan çukura girmeye yemin
etmişçesine sürüyor, bu durum kasamızı kaplayan bu mavi zamazingonun yüreğini
ağzına getiriyor, her an çıkıp düşecekmiş gibi bir duruma sokuyordu.
Yaf bir koku ve kamyon motorunun çıkardığı
gürültü eşliğinde ilerliyoruz. Yirmi kişinin yabancılığı havası var kasada.
Zaman zaman girdiğimiz çukurlar sebebiyle değişik hareketler yapmakta, yeni bir
dans türü geliştirme aşamasındayız. Kafamda Deli Mutlu’nun söylediği sözler
cirit atmakta. Aynı zamanda beynimi kurcalamakta ve beni çıktığım bu yasadışı
yolculukta yargılamaktan başka bir işe yaramamakta.
Doğru mu yaptım yanlış mı bilmiyorum ama
hayalini kurduğum manav için bu gerekliydi. Anaokulundan terk olmam, aylaklığı,
serseriliği adet, Süleyman Abi’nin salaş kahvesini mesken edinmem mahalle
ahalisi tarafından iyi karşılanmamış, olumsuz bir imaj çizmeme neden olmuştu.
Her gün ev ve kahve arasındaki okul bahçesinde 30 mekik çeker, çeşitli hayaller
kurar, bol sigara içer ve Cevriye’nin yolunu gözlerdim. Türlü hayallerimin
yüzde doksanını manav alırdı. Bazen çok sığ bir insan olduğumu düşünmedim
değil, bir insanın hayallerinin çoğunu manav süslememeli sanırım, kalan kısmını
da Cevriye. Ama adı üstünde hayal işte. Artık hayallerin gerçeğe dönüşme vakti.
Ve bunun ilk adımı eski bir Krupp’un kasasında tanımadığım yirmi kişiyle yeni
bir dans türü üzerinde çalışmaktan geçecekse varsın geçsin! Hazırım buna.
Sessizliği yanımda oturan, onu ilk gördüğümde
akranım olduğunu düşündüğüm lakin benden beş yaş büyük, sesinde bir efelik
sezdiğim Aspat’lı Halil bozdu. Bu insana işkence eden suskunluğu, gür sesinin
yıkıcılığı ve efe edasıyla verdiği selamla yırtıp bana adımı sordu.
- Rıfat
ben.
- Ben de
Halil.
(…)
Fazla farklı sayılmayacak bir tanışma faslından
sonra Aspat’ta yaşadığını, Aspat’a açmak istediği kahve için bu kamyonda
olduğunu, sevdiği kızın onu, valinin oğlu yüzünden terk ettiğini, haylazlıkla
geçen çocukluk yıllarını, mahalle bakkallarının ne kadar biçimsiz bıyıklara
sahip olduğunu ve bunun gibi kendine dair birçok mevzuyu anlattı. Ben de ona
kısaca hayat hikâyemi, neden bu kamyonda bulunduğumu anlattım. Manav açmak
istediğimi söyleyince çok sevindi. Yıllarca bir manavda çıraklık yaptığını
duyunca da ben sevindim. Hatta “Nasıl İyi Bir Manav Olunur ?” adlı bir yazı
kaleme aldığını ve bu yazıyı benle paylaşabileceğini işitince ağladım.
Aspat’lı Halil mert birine benziyordu.
Anlattıkları dinlerken kasabasına ne kadar âşık olduğunu anladım. Bir aralık
uzun süre konuşmadı. Halinden uzaklara dalıp gittiğini anlayabiliyordum. Nereye
ne derece daldı bilmiyorum ama bu sayede sesinden yanık bir türkü dinledik.
Aklında sevdiği kız Hatça olacak ki, kamyonda bulunan yirmi kişinin on yedisi
ağlamıştı. Eminim ki diğer üç kişi uyumuyor olsalardı onlar da ağlardı.
“Yüce Dağ Başında Hatçam Ekin Ekilmez
Yağmur Yağmayınca Anam Kökü Sökülmez
Ellerin Köyünde Hatçam Kahır Çekilmez
Doldur Ağuları içelim Hatçam “
Efkâr yüküyle yüklenip büktüm boynumu oturduğum
yerde. O vakit aklıma düşen Cevriye ciğerimi bir yaktı ki, Halil’in “Ellerin
köyünde Hatçam kahır çekilmez!” demesiyle birlikte etrafa yayılan gönlümün
yanık kokusu dilimden anlayan her âşığı sarhoş edecek tesirdeydi. Aşk
kokuyordu, yalnızlık kokuyordu.
Bir müddet ben de sustum ve motorun çıkardığı
devasa gürültüye melodiler atfedip annemin uyumam için uydurduğu türküleri
düşledim.
Bir insan için en zor anlardan biri, doğalgazın
kesik olduğu bir günün sabahında sıcacık yatağından gaddar bir saatin
haykırmasıyla uyanmaktır. Ve yahut adını sanını bilmediğiniz birinin, sizi bir
ülkeden başka bir ülkeye firar ederken horlayarak daha doğrusu kükreyerek,
gayri ihtiyari de olsa uyandırmasıdır. İşte bu ikincisini bizzat yaşadım ve bu
olay bana İbram Çavuş'u tanıma fırsatı sundu.
İbram Çavuş kendinden pek bahsetmese de
konuştuğumuz zaman boyunca fikirlerinden, yaşam tarzından, aşktan, felsefeden,
bilimden, doğu ve batı edebiyatından, lise yıllarında üzerinde çalıştığı bazı
mekanizmalardan, ufoların aslında var olmadığı gerçeğinden bahsetti. Daha sonra
kalbinde olan boşluğunun bir türlü dolmamasından ötürü bu kamyonda olduğunu,
daha önce de bunun gibi birçok seyahatte bulunduğunu anlattı. Söylediği birçok
şeyi anlamasam da bu adamın hoş sohbeti beni ve taze dostum Aspat’lı Halil’i
oldukça etkilemişti.
Yolculuk hepimizi yormuştu. Ben, Aspatlı Halil
ve İbram Çavuş gibi sohbetin tadını alanlardan çıkan sesler şoförü kızdırmış
olacak ki küfürler eşliğinde susmamızı istedi. Hiç kimse bu durumu umursamadı.
Bir müddet yolculuk bu kıvamda sürdü gitti. Lakin ani bir gelişme, en mutlu
anında ölümü aklına getiren birinin tüm keyfinin kaçması gibi hepimizin
gülüşünü soldurmuştu. Duyduğumuz silah sesleriyle yüreğimiz ağzımıza gelmiş ne
yapacağımızı şaşırmıştık. Üstelik silahların sesi artıyordu. Şoför paniklemiş
olacak ki aracın hâkimiyetini kaybetti. Nereye çarptık bilmiyorum ama hepimiz
balık istifi gibi kamyonun bir köşesine yattık. Aniden kamyonun kapısı açıldı.
Şoför hepimizin aşağı inmesini ve yerde duran çuvaldaki silahlardan almamızı
söyledi ve ekledi:
Çatışmazsak bulunduğumuz bu çölde geriye tek
bir seçenek kalır: Ölmek!
Ben ve İbram Çavuş bulduğumuz bir çukura
çökmüştük. Ellerimizde silah, Dayanamayıp bulunduğumuz yerden çıkarak Halil’e
bağırdım:
- Çökertmeden çıktım da Halil’im aman
başım selamet!
Ben bunları söyleyip mevzi alana kadar sanki
kopmuştu kıyamet. O aralık İbram Çavuş’un çığlığı duydum ve Aspatlı ’ya nerde o
dercesine baktım. Beni anlamış olacak ki şöyle dedi:
-Arkadaşım
İbram Çavuş Allah’ıma emanet.
Aspat’lı Halil bir yandan kurşun sıkıyor bir
yandan da Aspat’lıyımlan ben, Aspat burası, Buranın efesi benim diyerek nâralar
atıyordu. Tahminim bu ani saldırı onu oldukça etkilemişti. Bu durumdan
kurtulması için ona şöyle haykırdım ve üç el ateş ettim düşmana:
-
Burası da Aspat değil Halil'im, aman çölün ortası,
Yüreğime
acı saldı, dostlar kurşun yarası
Bu söylediklerim Halil’i tesir etmişe
benzemiyordu. Aksine Halil o kadar kendinden geçmişti ki açık bir hedef haline
gelmeye başlıyor, bulunduğu korunaktan uzaklaşıyordu. Bu esnada düşmanı ilk kez
bu kadar yakından gördüm ve kurşunları adreslerini bulması ümidiyle sıkmaya
devam ettim. Fakat çember giderek daralıyordu ve en yakın tepeye kaçmamız
gerekiyordu.
-
Gidelim, gidelim Halil, karşı tepeye varalım.
Düşmanlar
gelirse nerelere kaçalım?
Deyince ben Halil yanlış anladı ve haykırmaya
başladı:
- Teslim olmam! Gelsinler ulan! Ben teslim
olmam!
Durumu düzeltmem gerekiyordu çünkü teslim olmak
aklımın ucundan bile geçmemişti.
- Teslim olmayalım Halil,
Aman kurşun saçalım!
Koşarak karşı tepeye gittik. Gitmez olaydık.
Gördüğüm şey karşısında yıkıldım. Saniyeler içinde zihnimden binlerce ağıt
yaktım. Bu saatten sonra her şey değişiyordu. Çünkü düşmanın elinde,
kollarından bağlanmış ve sürüklenerek bir arabaya bindirilen Deli Mutlu vardı!
***
Çatışma sona erip düşmanlar çekildiğinde geriye
sadece genzimizi yakan barut kokusu kalmıştı. Siper aldığımız üç beş palmiyeye
isabet eden kurşunların dumanı hala tütüyordu. Üzerimde hem bu ani saldırının
hem de Deli Mutlu’nun tutsak oluşunun şoku vardı. Fazla dayanamadım sırt üstü
yere çöküp kumlara uzandım. Bir müddet sonra kalp atışlarım normal seyrine
dönmeye başladı. Bu iyi halin verdiği güçle gözlerim Aspat’lı Halil’i aradı.
Kamyona sırtını vermiş sessizce oturuyordu. Hala aramızda olduğunu görmek içimi
rahatlattı. Onu kendi haline bırakmayı seçip yanına ilişmedim. Bu esnada birkaç
kişinin ağladığını duydum ama oralı olmadım. Garip bir durum değildi bu.
Yaptığımız bu sefil yolculuğun ödülü ancak bu olabilirdi çünkü.
Savaştan sonra yapılacak en iyi şey yıldızları
seyretmektir diye düşündüm. Ama beynime çelme
takan sorulardan kurtulamıyordum. İbram Çavuş’a ne oldu? Neredeydi? Yoksa öldü
mü? Kalkıp çatıştığımız yerleri kolaçan ettim. Yaralanmış ya da ölmüş
olabileceği endişesiyle gidebileceği her yeri tek tek gezdim. Yoktu! Son çare
olarak kamyon kasasına yöneldim. O aralık İbram Çavuş’un oturduğu yerdeki kâğıt
parçaları çarptı gözüme. Hışımla yerimden kalkıp kâğıtları aldım. Okuduklarım
bugüne kadar duymadığım türdendi. Bu adamın bir gizemi olduğunu sezmiştim ve bu
yazılanlar bu düşüncemin imzası oldular.
“Meğer
yıllarca kendimi aramışım. Bana beni anlatan bir çift söze köle, onu söyleyen
kimseye de kurban olurdum. Ama nerden bilebilirdim ki ömrüm boyunca kalbimde
hissettiğim boşluğun cevabını yine kendimin vereceğini? Ama hala aradığımı
bulamadım. Karşıma geçip varlığımı bana aksettiren bir dost, bir ayna yok. İşte
bu yüzden çıktım bu yolculuklara. En mutlu anlarımda dahi hissettiğim azabı
biraz olsun hafifletebiliyorum yollarda. Geceleri yastığa kafamı koyduğum
zamanlar hariç rahatlayabiliyorum. Ama biliyorum ki kaçtığım her yere yine
kendimi götürüyorum. Bunlar geçici çözümler. Ah! Her şeyden kaçtığım gibi bir
de kendimden kaçabilsem!
Bu
düşünceler çocukluğumda başladı. Aklıma hayal meyal gelen bir söz, birine
verdiğim ama tutamadığım bir söz. Yıllarca sahil kasabalarında, tren
garlarında, şehirlerin en işlek caddelerinde, saatler süren sıkıcı ders
esnalarında hep aklıma takıldı bu söz. Evet, bir söz verdim. Birine gönülden
bir söz verdim ve tutamıyorum. Aldığım emanetin hakkını veremiyorum ama kime ne
söz verdim? Bilemiyorum. Yaşım ilerledikçe bu düşünceleri ve verdiğim sözün ne
olduğunu daha az düşünmeye başladım. Kalp sahnemin bomboş alanlarına gelip
geçici olduğunu bildiğim kıymetsiz şeyleri doldurdum. İşin garibi kalbimi
parçalayarak, acı vererek yarıp geçen tüm bu kıymetsizliklerin etrafımdaki çoğu
kişinin hayallerini süslemesiydi.
Bazen
tüm bu halleri üstümden atıp rahata erdiğimi düşündüğüm zamanlar oldu. Fakat
aklıma sürekli gelen bir hakikat hayatımın tüm lezzetini almaya yetiyordu.
Ölmek! Öleceğimi önceden bilmek. Öleceğini önceden bilen tek varlık insan ve bu
bir trajedidir diyordu bir yazar. Bunu kabullenemedim. Ölmemeyi değil, bunun
bir trajedi olduğunu kabullenemedim esasen.
Okuduklarımın zihnimde açtığı yaralar biraz
önce kurşunların açacağı hasardan daha fazlaydı.
Kendimi kaptırdığım bu esrarlı yazıdan kafamı
kaldırdığımda kamyon çoktan hareket etmiş hatta küçük bir kasabaya yaklaşmıştı.
Biraz sonra kasabada konakladık. Sanki bambaşka bir evrene girmiştim. Kendime
telefon edebileceğim bir yer bulup Süleyman Abi’yi aradım. Olanları anlatacak
bir nebze olsun rahatlayacaktım. Bir iki çalıştan sonra telefonu açtı. Biraz
dertleştik. Borçlarının olduğundan, çaya yaptığı zammın ahali tarafından iyi
karşılanmadığından ve havaların çok soğuk olduğundan bahsetti. Ben
yaşadıklarımı anlatınca söylediklerinden utandı. Hele deli Mutlu’yu gördüğümü,
birileri tarafından kaçırıldığını söylediğimde sesi titredi. Gözyaşlarının
elmacık kemiklerinin süzülüp sakallarında karıştığını itiraf etti. Yine de tüm
konuşma boyunca ses tonu çok tuhaftı. Sanki ağzında bakla tarlası vardı da
nasıl çıkaracağını düşünüyordu.
Sustu ve ciğerimi parçalayan kara haberi verdi.
-
Evlat! Biliyorum söylememeliyim belki ama. Hele bunca şeyden sonra.
Yine de duyman en iyisi. Başkasından değil benden duy istedim. Cevriye evlat
Cevriye. Geçen Salı evlendi. Hırdavatçı Mahir’in oğlu Gıygıdı Nazif ile. Üzülme
sakın…
Sözlerini bitirmesine izin vermedim. Telefonu
kapadım. Üst üste gelen afallayışlar silsilesine birisi daha eklenmişti. Bu
hale alışmış olacağım ki ağzımdan şunlar döküldü:
-
Bulamazsın Cevriye Bulamazsın. Benim gibi seveni bulamazsın!
***
Nikâhına beni çağırırsa gitmem. Gidersem olay
çıkarırım. O kadar da değil arkadaş! Hele öyle bir şey denesin, ben bilirim
yapacağımı. O düğüne gider, çalgı ekibinin ses tellerini zedeler, aşçının
kepçesini kırar, düğün pilavındaki etleri ekibimle yer bitiririm. Yaparım! Bu
kadar da tehlikeli bir adamım.
Çaresiz otururken sessiz odamda, beynimin
koridorlarımda çığlıklar atan tilkilerin yüzünden kafamı duvarlara uçarak
yapıştırmak isteğiyle yanıp kavruluyorum.
Yatağımla bütünleşmiş halde ömrümün geri
kalanında neler yapmayacağımı düşünürken bir anda kafilenin akıbeti uçtu
aklıma. Acaba gittiler mi? Hiçbirinden ses yok! Apar topar kalkıp kaldığımız
yeri araştırdım. Tık ses, hatta hiçbir kimse yok. Sanki şehre borçlu olduklarım
gelmişte ahali bana yapılacak işkenceyi görmemek için sığınaklara saklanmıştı.
Bomboş sokaklarda koşmaya, koşarken de Mirkelam’dan hızlı olduğuma kendimi
inandırmaya çalışsam da ne bir insan evladıyla karşılaştım ne de Mirkelam’dan
hızlı koşabildim. Koca şehir toplanmış, aralarında anlaşmış bana şaka yapıyor
olmalı. Ümidi kesip sokağın ortasına uzanıverdim. Ölümü burada beklemek hoş
olacaktı.
Kimsesiz, gariban ve üç aydır parasını alamayan
bir bakkal kadar yalnızdım şimdi. Şehir bana şaka yapıyor. Beynim oyunlar
oynuyor. Cevriye düğününde gülücükler dağıtıyordu. Zihnimin içine Deli
Mutlu’nun sözleri yankılanıyordu öte yandan. “Patlatırlar seni evlat!” Patladım
Mutlu patladım. Hem de defalarca! İstediğim şey ne acaba? Para mı? Manav açmak
mı? Cevriye’nin düğününü basıp, kalbini geri kazanmak mı? Bütün bunlara evet
ama başka bir şey olmalı. İbram Çavuş’un hikâyesinde olduğu gibi bir şeyler.
Bulmam gereken belki de buydu.
Uzun süre kalakaldım yattığım yerde. Bir nevi
kendimden geçmiştim. Aklıma çıktığım bu absürt yolculuğa savurmam gereken
küfürler tünerken birden arka sokaktan gelen bir gümbürtüyle irkildim. Pis,
iğrenç, moral bozucu, yıkıcı bir ses. Benim sesim! Oh be rahatladım şimdi. Artık
yalnız değilim! Annemin hadi oğlum kalk yatağından baban sana oyuncak almış
dediği zamanları hatırladım. Nasıl da kalkardım yataktan heyecanla. İşte o sesi
duyduğum an bu halin on katı bir hızla kalkıp, sese doğru koşmaya başladım.
Köşeyi döner dönmez binaların çöktüğünü, akarsuların selamlaşarak yer
değiştirdiğini, şehre söylenen bütün yalanların yakalandığını, bütün
ikiyüzlülerin şehrin zindanlarına yollandığını gördüm. Deli Mutlu ve İbram
Çavuş biraz önce böğüren adamı sakinleştiriyor, kulağına bir şeyler
fısıldıyorlardı. İbram Çavuş elinden geleni yapıyor bir yandan da edeple Deli
Mutlu’yu dinliyordu. O esnada adam irkilmeye ve çırpınmaya başladı. Adamın
göğsünden üç kara duman çığlıklar atarak, küfrederek, sağa sola sataşarak
çıkıyor, onlar uzaklaştıkça adamın çırpınışları diniyor, sesi benim sesimden
daha da güzelleşiyordu. Rüyadaydım belki de. Kendimi tokatladım, duvarların
sivri yerlerine kafa attımsa da ayılmadım. Rüya falan değildi bu olanlar. O
aralık adam yerden kalkıp, kurtarıcılarına edeple selam verdikten sonra koştu
gitti. Deli Mutlu bana dönüp, “Ne arıyorsun yabancı, hala bulamadın mı?”
diyordu. O bunları derken İbram Çavuş hafifçe gülümsüyor. Başını belli belirsiz
sallıyordu. Ne diyeceğimi ne yapacağımı şaşırıp kaşmış bir haldeyken kendimden
geçip yere düştüm. Uyandığımda Eskişehir’de, Cevriye’nin evinin önündeydim.
Kucağımda kırmızı deniz topu vardı. Ben gözlerimi açıp kendime gelene kadar
Cevriye kapıdan çıkmış salınarak Faik Abi’nin bakkalına doğru yol alıyordu. Bir
tebessüm saldırısı kapladı yüzümü. Topun alnına bir öpücük kondurup adresini
bulması için sıkı sıkı tembihledim. Yokuş aşağı bıraktım topu Cevriye’nin
arkasından ve bana ne aramam gerektiğini söyleyecek bir yolcuğun koştum
arkasından.
Yorumlar
Yorum Gönder