Oyuncak Kaçakçısı
Saat üçü çeyrek geçe penceremden
dışarı bakıyorum ve yine o soğuk, çirkin, midesi bulanmış bir deniz otobüsü
yolcusunun suratına benzer halde duran şehri izliyorum. Şehir esasında hep
böyledir. Sadece üçü çeyrek, dokuzu on ya da on ikiyi yarım geçeye mahsus bir
durum değildir bu. Eğer bilmediğim bir zaman dilimi varsa şu dünya üzerinde
belki o anlarda güzeldir. Ama birden on ikiye kadar belirlenmiş zaman mekanizmasının
hiçbir saniyesinde güzel değildir şehir. Renksiz, bol dumanlı, barındırdığı
betonlar kadar serttir.
Penceremden dışarı baktığımda
içinde yaşadığım inden hiçbir farkı olmayan, sanki hiç yok ölmeyecekmiş gibi
mağrur, hiç yıkılmayacakmışçasına dik duran, bir firavun edasıyla etrafı süzen
apartmanlar, bahçelerinde yine taştan masalar ve tabureler görülür. Bu
saydıklarımdan başka otomobilleri ve doğalgaz borularını saymazsak başka hiçbir
şey yoktur sokağımda. Toprağın rengi ya da ağaçların rüzgârla olan münasebeti
sırasında çıkardığı seslerden fazla haberdar değilim. Ama özellikle dedem
bunlardan oldukça bahsederdi. Biz de sanki sonu acayip entrikalı bitecek bir
masal dinler gibi dinlerdik onu.
Şehrin en renkli yanı sanıyorum
ki Faik Abi’nin kafesidir. Kafe’nin bahçesinde toprak kokusunu az da olsa
hissederiz. İsimlerini henüz sayamayacağım birkaç çiçeğin yine anlatamayacağım
daha doğrusu tasvir etmeye kalksam bir kelime bulamayacağım kokularını duyarız.
Faik Abi, uzun boylu, al yanaklı,
ürkek bakışlıdır. Üstü başı çay kokar. Zayıf gibi görünse de esasında kuvvetli
bir el ensesi, sırım gibi olduğundan güçlü bir yapısı vardır. Sarı kasketini
takmasa bile yanından ayırmaz, zaman zaman da bu şapkayla konuştuğu olurdu.
Belki de kimseye anlatmadığı dertlerini, alnının üstüne altı yedi çizgi peyda
etmiş, gözlerinin altına belirgin şişlikler nakşetmiş bütün yaşantısını bu
şapkaya anlatır sonra da başına geçirirdi. Bu hali ben de hep uzay çağının
rüyası lazer teknolojisine bir başkaldırı gibi görünürdü. Tüm dertlerini,
gerçekleşmemiş hayallerini, pişmanlıklarını, keşkelerini, kaybedişlerini bu
şapkaya atar, onları sahiplenir hiç kimseye yapmadığı küsme işini onlara da
yapmazdı. Bir keresinde kafenin kapanışına yakın, çay ocağının karşısında
gördüm onu. Demlikteki değişik yansımasına mı bakıyordu yahut orada yirmili
yaşlarının bir rüyasını mı görmüştü bilmem ama uzun müddet bekledikten sonra
şöyle dedi:
Alnımda
peyda olan çizgilerin var elbet bir sebebi
Biri sana
duyduğum amansız sevgi
Öteki
kira derdi, ödenmemiş faturaların eseri
Bu sözler Faik Abi hakkındaki
düşüncelerimi doğrular gibi gözükse de onunla ilgili yine de çok şey bildiğimi
söyleyemem. Ne kadar ısrar etsem de anlatmadı hiçbir şey. Lodostan poyraza
çalan bir aşk hikâyesi yaşadığı kafe ahalisinin rivayetlerinden düşmese de o,
bu konu hakkında konuşmazdı.
Kafamda sıkkınlıklar, bünyemde
içe kapanışlar, beyin çeperlerimde gidip gelen kuyruksuz tilkiler olduğu vakit
odamdaki hayat kurtarıcım kitaplar da sakinleştiremez beni. Kalem, kâğıt ve
üzerine çiziktirdiğim hayal ürünleri de durduramaz, hemen dışarı atarım
kendimi. Yine öyle yaptım. Hışımla çıktım evden. Evin başına tünediği yokuşu
aşıp sol kaldırımdan sadece çirkin iş binalarının olduğu sokaklarda usul usul
yürüdüm. Başımı kaldırsam gökyüzünü göremeyecek haldeyim. Üstümüz, sağımız,
solumuz her yan reklam tabelaları ve onların çiğ neon ışıklarıyla dolu.
***
Faik Abi çayını yeni demlemiş. Ta
sokağın başından alıyorum bu kokuyu. İşte mutlu olmak için bir sebep! Bundan
neden mutlu olmayayım ki? Bu duygu için ömrüm boyunca çalışıp sadece on-on beş
yıl oturabileceğim bir ev ya da beni saatlerce trafikte bekletecek bir metal
yığını otomobile neden ihtiyaç duyayım ki? Ama şehrin çoğunluğu böyledir. Şehir
sakinlerimiz sabah bu düşüncelerle evden çıkar ve akşam bir gün daha
gerçekleşmemiş hayallerine kırgın bir vaziyette evlerine dönerler. Ancak ne
kadar eğlenceli ya da usandırıcı, olağandışı ya da sıradan, asap bozucu ya da
zevkli olmaya çalışsalar da tahayyüllerinin hiçbirini gerçekleştirme şerefine
erişemezler genellikle.
Kafeden içeri girdim. Buranın iç
açıcı olmasının sebeplerinden biri de sanırım tabanından tavanına kadar ahşap
olmasıdır. Yürürken ayakkabılarınızın tahtaya değerken çıkardığı sesler hala
var olduğunuza bir kanıttır ve bir başka keyiflenme hali de budur! İşte
etraftan gelen binlerce mesajdan çok farklı olarak senden gelen bir şeyleri
hissetme şerefi!
Kafede başka bir hal vardı bugün.
Faik Abi ve Veysel Dayı ocağın yanında hararetli hararetli konuşuyorlardı.
İçeride birkaç kişi olduğu için rahat davrandıklarını düşündüm önce ama
yanlarına vardığımda bir şeylerin ters gittiğini anlayabiliyordum. Geldiğimin
farkına bile varmadılar. Bir tabure çektim, oturdum. Faik abi fark etti beni
sonunda.
- Erkencisin
bugün.
- Sorma
abi, daralıverdim evde, çıktım geldim.
- İyi
yaptın.
- Ne
oldu yahu bir şeyler var sizde?
- Hiç
sorma be.
Faik abi Veysel dayıya kaçamak
bir bakış fırlattı. Sorun Veysel Dayı’da olmalıydı.
Veysel Dayı, eskimiş paltosunu
düzeltti. Buruşmuş yüzünün içine saklanmış gözlerinin üstüne perde çekmiş gibi
duran kaşlarını çattı. O sıra bir öksürük tuttu Veysel Dayıyı. Faik Abi, Veysel
Dayıya bulunduğu durumun çok sürmeyeceğini ve rahat olmasını söyledi. Veysel
Dayı ona hak veriyor gibi görünse de inanmadığı her halinden belliydi. Bu
duygularla da çekti gitti zaten.
Dayanamadım tekrar sordum:
- Hayırdır
abi neler oluyor?
Faik Abi ısrarcılığımı
bildiğinden başladı anlatmaya olan biteni:
- Veysel
Abiyi uzun süredir bir öksürük tutmuş. Nane, limon kaynatmış, türlü ballarla
birçok çeşniyi karıştırmış ama ne yaptıysa da bir türlü şifasını bulamamış.
Hastaneye gitmiş haliyle. Doktor bir sürü ilaç yazmış. Öksürüğü geçmiş
geçmesine ama bu seferde baş dönmesi peyda olmuş. Onun için de gitmiş. Yeni
ilaçlar almış ve yeni hastalıklara kavuşmuş. Bu döngüyü biraz önce söve saya
anlattı bize. Adamcağız hem bedenen hem ruhen çöküvermiş. Sonunun geldiğini
düşünüyor.
Ocaktan demli bir çay aldım.
Moralim bozulmuştu. Faik abi aslında dün haberdar olmuş olanlardan. Bizim
şehirde bir tane ilaç üreticisi vardır. Farklı adlarla bütün şehirlere ilaç
dağıtılsa da hepsinin sahibi Kılkuyruk Necdet’tir. Faik abinin de liseden
arkadaşıymış. Koşmuş gitmiş Faik abi Kılkuyruk ’un yanına. Veysel dayının
başına gelenleri anlatmış. Adam bizimkini doğru dürüst dinlememiş bile. Faik Abi
ne derse “evet abi haklısın, ama teknoloji geliştikçe bu yan etkiler de
giderilecek. Hem bana değil de doktora gitsene.” demiş. İşte o zaman kızmış
abilerin abisi.
“Yalan söyleme Necdet! Herkes sen
ve senin gibilerin hastalık üreterek geçindiklerini iyi biliyor. Bir ayakkabı
boyacısının ekmek teknesi kirlenmiş ayakkabılardır. Onlar insanların ayaklarına
bakar, yanlış anlama düşman oldukları için değil! Çok kirliyse ‘Buyur abi
boyayayım gönlünden ne koparsa ver.’ demek için! Berberlerin geçim kaynağı kirli,
uzun ve pasaklı saçlı insanlardır. Şehir sakinlerinin kel olmasından öyle
korkarlar ki bunun gerçekleşmemesi için her daim dua ederler. Onlar da
insanların başlarına bakar. Dost olanı dost olduğu için işleri kesat olanı
insanların tıraş vaktinin gelip gelmediğine kanaat getirmek için bakar. Ama sen
Necdet! Sen insanların organlarına, bakışlarına, tenlerinin rengine bakarsın!
Hasta olan varsa tedavi eder ama tekrar gelmeleri için onlara bilinmez ve fark
edilmez bir zehir verirsin! Sen başa da ayağa da düşmanlığından bakarsın!”
Faik abi bunları deyince Necdet
kızarmış bozarmış. Birkaç defa kem küm etmiş. Ama Faik abi daha fazla
dinlemeden terk etmiş orayı.
Canım sadece Veysel Dayının
başına gelenlere sıkılmadı. Zaten sonraları öğrendiğime göre bir koca karı
ilacıyla şifa bulabilmiş. Kafama takılan diğer şey ise Necdet denen herifin
şehrin yarısından çoğunu satın almış Kedigöz Nazif’le olan samimiyeti yüzünden
Faik abinin başına bir şeyler gelmesiydi.
Nazif şehrin en büyük para
babasıdır. Onun hikâyesi küçükken yol kenarlarında çiftlere zorla gül satmakla
başladığı sonrasında ise ne hikmetse, işlerinin açılıp önce bir seyyar köfte
arabası aldığı, bunun akabinde büyük bir gıda zincirine sahip olduğu şeklinde
rivayet edilir. Öyle ki, bu gıda işinden sonra her sektöre elini atmış
özellikle de şehre yayın yapan dört kanalın dördüne de sahip olmuştu.
Televizyonda onun tayin ettiği kişiler tarafından belirlenen diziler, filmler,
yarışmalar yayınlanır, bazı zamanlarda haber bültenlerinde öyle asap bozucu
şeyler söylenir ki, şehir ahalisi sokağa çıkmaya korkar, çıkanlar ise gölgesine
bile temkinli yaklaşır bir halde dolanırdı. Ama halk çoğu zaman televizyonun
sihrinden midir bilinmez sanki hepsine bir gecede aynı iğne yapılmış gibi
uyuşuk uyuşuk sokaklarda gezer, kimi zaman da bu kutudan izledikleri şeylere
benzemeye çalışırlardı. Sözün kısası Nazif şehir üstünde oldukça söz sahibi
biriydi. O, bu durumu çok iyi bilir. Dükkânının terasından şehri izlerken
büyük, yuvarlak göbeğini kaşır, karşıki şehri görmeye çalışır, keşke oraları da
alabilsem diye hayallere dalardı.
***
Bir gün şehre biri geldi. Garip
biriydi ve o gelince şehirde birçok şey değişti. Bu adamın geldiğinden en çok
Nazif rahatsız oldu. Çünkü bu esrarengiz adam söylemleriyle insanların
kafasında bir ışık yakıyordu duyduğum kadarıyla. Şehrin dar kaldırımlarında,
sıkışık sokaklarında, nadir bulunan oyun parklarında, kimi mahalle kahvelerinde
ve Faik abinin kafesinde konuşulur olmuştu adam. Hayalimde hep şehir çıkışının
olduğu toprak yolda sislerin arasından, yaşlı ağzında tatlı bir tebessüm,
kahverengi bohçasında esrarengiz kitaplarla ağır ağır biz sıkıcı insanların
arasına karıştığını düşündüm bu adamın.
Zaman geçtikçe ondan daha çok
haber alıyorduk. Bohçasında sandığım gibi kitap taşımadığı aksine şehrin
çocuklarının ve bizim daha önce karşılaşmadığımız ve alışık olmadığımız ama
büyüklerimizden duyduğumuz oyuncaklar taşıdığı söylentiler arasındaydı. Okullarımızda
genellikle çiçek olup soru sormaktan men edildiğimiz için böyle şeylerle pek
haşır neşir etmezdi hocalar bizi. Biz monotonluk maratonuna hazırlanan,
hayalleri klişeleştirilmiş bir nesildik. Şiirlerimiz ve şairlerimiz toprağın
kat kat altındaydı, müziklerimiz ve notalarımız göğe bir daha dönmemek üzere
uçurulmuştu. Biz tükettikleriyle nam salan ve bu uğurda yaşayan, sonra sessizce
ölen, arkasından ağıt yakılması bile değersiz bulunan şehir mahkûmlarıydık.
Esrarengiz adam şehri
heyecanlandırmıştı. Birkaç okulun bahçesine oyuncaklar bıraktığı, çocukların
daha önce hiç duyulmamış bir şekilde sevinç çığlıkları attığını da duyduk. Faik
abi durumdan memnun gibiydi. Kafeye gelen dedikodular atmosfere karıştıkça onun
da yüzünde gül bahçeleri yeşeriyordu. Adama Oyuncak Kaçakçısı diyordu Faik abi.
Bilinmez bir şehirden oyuncaklar kaçıran, hayallerimizi getiren adamdı o…
***
Durumdan elbette Nazif oldukça
rahatsız olmuştu. Onu oldukça asabi görüyordum. Öğle yemeklerinde yediği üç
okka bulgurun sadece yarısını oflaya puflaya yiyebiliyor, can sıkıntısından
nargile fokurdatıyordu. Çünkü oyuncak kaçakçısı geldiğinden beri Kedigöz’ün
çalışanları gülmeye başlamış, iş sonlarında soğuk servis arabalarını beklerken
bir sonraki günün iş planlarını yapmak yerine çocuklarından ödünç aldıkları
oyuncaklarla oynar olmuşlardı. Hatta günler geçtikçe mesai saatlerinde bile bu
oyuncaklarla eğlendiklerini dahi görmüştüm işçilerin. Şimdi gri ve ruhsuz
sokaklarda renkli oyuncaklar ve sanki yeniden doğmuş ya da gülmeyi ilk kez
öğrenmiş gibi gezen insanlar görüyordum.
Kaçakçı bin bir gece
masallarından çıkıp gelen bir kahraman edasıyla şehirde çeşitli gariplikler
yapıyordu. Bu masalsı havasının hakkını veren en güzel eylemi ise iş
merkezlerinin içindeki parkta yaptıkları oldu. Durumu yeni bir yazı teslim
ettiğim dergide çayımı yudumlarken fark ettim. Şefsiz bir orkestranın çıkardığı
seslere benzeyen gürültüleri duyunca sokakta değişik bir şeyler olduğunu
anlamıştım. Bu ses cümbüşü öyle yoğundu ki iş merkezlerinin birçoğu bu sese
kayıtsız kalmamış, insanlar pencerelerini açıp bu garip olaya şahit olmak
istemişlerdi. Dayanamayıp pencereye koştum bende. Gördüğüm manzara harikaydı.
Siyah, gri ve metal renklerinin arasına sıkışmış park, bu sefer şehre nispet
edercesine rengârenkti. Saat muhteşem görünüyordu. Parkın etrafı bu kakofoniyi
peyda eden, ritmik hareketlerle seke seke yürüyen hayvan oyuncaklarıyla
doluydu. Dikine ve enine kesilmiş sokaklarda fazla alışık olmadığımız bir ritim
ve hareketler zinciriydi gördüğümüz.
Saatte bildiğimizin aksine sağa doğru değil sola doğru işliyordu. Bence
bu gizemli adam geçmişe büyük bir özlem duyuyor ve bunu dünyaya haykırmak
istiyordu. Zamanı geri döndürmenin imkânsızlığını söylüyor, telaşeyle geçip
giden zamanın ne uğruna yaşandığını düşündürmek istiyor gibiydi. Zaten
oyuncaklardan da böyle bir ses duyuluyordu:
Tik tak,
her şey bitiyor, tik tak
Zaman
geçiyor ve telaşlar artacak
Tik tak,
bu sen misin kendini unutan?
Tik tak,
tik tak, tik tak!
Oyuncak Kaçakçısı bugünden sonra
üstüne sır perdesi çekilmiş bir şehir efsanesi olma yolunda emin adımlarla
yürüdü. Okul kantinlerinde, fabrika yemekhanelerinde, ayyaşların içki
sofrasında, işsizlerin çay sohbetlerinde, yaşlıların eskileri anlatırken
kendinden geçtiği emekli lokallerinde birçok cümlenin öznesi olmayı başardı.
Tabii ki bizim sohbet meclisimizin de bir numaralı konusu bu olmuştu.
Müşterilerin olmadığı zamanlarda mis kokulu çaylarımızı içerken oyuncak
kaçakçısının yaptıklarını bire bin katarak anlatır, bundan mutluluk duyar,
acaba içimizden biri mi yapıyor bu işleri diye birbirimize takılırdık. Faik abi
biz anlattıkça gevrek gevrek güler, “helal olsun şu adama be!” gibi cümlelerle
memnuniyetini dile getirirdi. Oyuncak kaçakçısının yaptıklarını bu kadar
sevmesinin nedeni de kuşkusuz Kedigöz Nazif’in rahatının kaçmış olmasıydı.
Yine böyle bir gün, Faik abi
ocağın başında sararmış bıyıklarını esnete esnete gülmekte, keyfimiz tıkırında,
çayımız deminde, muhabbetimiz fevkinde iken Faik Abi’den beklenmedik bir çıkış
geldi. Omzuna attığı havlusunu sanki dükkânına haciz gelmişte çılgına dönmüş
gibi masaya vurdu. İlk sarsıntıyı atlatamadan Faik abi bu seferde boşta kalan
sol elini masaya vurdu. Elleri vurduğu yerlerde sabit, kafasını masaya doğru
yaklaştırıp afili bir bakış fırlattıktan sonra şunları dedi:
- Bulalım
şu herifi! Yoksa Kedigöz bulur onu. O bulursa da güzel şeyler olmaz!
Bu esasında herkesin aklına gelen
bir husustu. Ama kaçakçıyı bulma fikrinden bahseden kimse olmamıştı. Bunu
söyleyebilecek yegâne insanlardan biri de Faik abiydi zaten. O yürekliydi, gözü
pekti. Kedigöz ve onun şaşalı krallığından korkmazdı.
Faik abi dikkatli dikkatli
bakıyor benden gelecek cevabı bekliyordu. Düşündüm o an. Saniyeler içinde bir
sürü şey geçirdim aklımdan. Yazar olma hayalleriyle yanıp tutuşan ama
yazdıklarına sıcak bakılmayan bir şehirde yaşadığımı, sevdiğim kızlara bir
türlü açılamadığımı üstelik açılsam da kimseden yüz bulamayışımı, gittikçe
ruhsuzlaşan ve yabancılaşan dünyada oldukça mutsuz olduğumu kısacası yirmi yedi
yıllık ömrümde bir baltaya bir kesere hatta bir küreğe bile sap olamayışımı
düşündüm ve evet dedim! Evet, Faik abi, bulalım şu adamı!
***
Fazla vakit kaybetmeden
arayışlara koyulduk. İlk işimiz onu gören kafe sakinlerinden aldığımız
bilgilerle bir robot resim çizmek oldu. Kır ve kıvırcık saçlı, iri yapılı,
burnunun ucu mütemadiyen kırmızı, yırtık pırtık yeşil montunu üstünden hiç
çıkarmayan, boyuna göre kısa pantolon giymiş bir adamdı Oyuncak Kaçakçısı. Bu
adımdan sonra ise şehri karış karış gezmekten başka yolumuz yoktu. Öyle de
yaptık. Şehri günlerce adım adım gezdik. Mahallelerin altını üstüne getirdik
ama kaçakçıyı bulmak şöyle dursun esamisine rastlamadık.
Bir hafta süren uzun
arayışlarımız sonuçsuz kalmıştı. Oldukça mutsuzdum. Ya Kedigöz onu çoktan
oyuncaklarıyla beraber havaya uçurmuşsa? Canımın sıkkınlığı yine sonuçsuz bir
arayıştan sonra kafeye döndüğümüz bir esnada Faik abi fark etti. Olayı
büyütmemem için aklına gelen bütün gazelleri okuyup beni teselli etmeye
çalıştı. Ama o ne derse desin içimdeki burukluk gitmek bilmiyordu. Evlere
dağılmamızın daha iyi olabileceğini söyleyip hüznümü yalnız başına yaşamak için
Faik abiden izin isteyip eve doğru yollandım. İşte bu esnada mahallemin eski
binalarından birinin altında duran küçük oyuncak dükkânına ilişti gözüme.
Yıllardır kapalıydı burası. Babamın çocukluğunda bir süre oyuncak sattığı sonra
bir daha hiç açılmamak üzere kapandığını biliyordum buranın. Vitrindeki ağ
tutmuş, tozdan renkleri çok zor seçilen atlıkarıncaları, oyuncak trenleri, bez
bebekleri izledim. İçimi bir garip duygu kapladı. Çocukluğumda böyle
oyuncaklarla oynamamıştım. Esasında sokakta oynanan oyunlarla ilgili hiçbir
anım yoktu. Ama yine de sanki evime kapanıp bilgisayar oyunlarına gömülmemiş ve
sokağın tadını hiç kaçırmamışım gibi özlemle baktım onlara. Bir yandan da
suçsuzdum bu konuda. Bizlere böyle şeyler pazarlamamıştı büyüklerimiz!
Yaşamadığım duyguların özlemiyle
ciğerimde yanan ateşi söndürmeye çalışırken tozlu vitrinin arkasında bir
kıpırtı fark ettim. Dükkânın içinde bir karaltı vardı. Biraz daha dikkat
kesildiğimde bu izbe yerin tabanında bir ışık olduğunu gördüm. Bu oyuncak
kaçakçısı olabilirdi! Ama oyuncaklarla ses getiren eylemler yapan biri neden bu
dükkânda saklansındı ki! Bu bile bile lades olurdu. Yine de içimdeki merakı
dizginleyemeyip telefona sarıldım ve Faik abiyi aradım. Anlattım olanları bir
bir. Dükkândan uzaklaşmamı ve kendisi gelene kadar ortalıklarda görünmemi
söyledi bana. Dediğini yapıp dükkânı görebilen bir apartmanın içine girdim. Çok
geçmeden de Faik abi geldi zaten. Maymuncuğu çıkarıp özenle açtı oyuncak
dükkânın kapısını. Biraz önce gördüğüm ışık huzmesi yerinde yoktu. Şimdi sokak
lambalarının rehberliğinde dükkânın tabanını inceliyorduk. Dedektif
filmlerindeki gibi her ayrıntıyı yorumluyor, her izin üzerin de kafa patlatıyor
ama biraz önceki ışığa dair hiçbir sonuca varamıyorduk. Faik abi yerden bulduğu ipuçlarından
çıkarımlar yapmaya çalışıyor odanın içinde bir ileri bir geri gidip
duruyordu. Bu boş gidiş gelişlerin
birinde ayağı takıldı Faik abinin. Yere yuvarlandı ve okkalı küfürler savurdu.
Ben hemen ayağının takıldığı yeri taramaya başladım. Zeminde bir çıkıntı vardı.
Bir bacağı kırık çok eski filmlerde rastlayabileceğimiz masanın üstündeki
küflenmiş bıçakla bu çıkıntıyı araladık. Ve yer altına inen bir merdiven
gördük. Sanırım gizemli dostumuz buradaydı. Alelacele aşağı inip onu gördük.
Toprakla bütünleşmiş huzurlu huzurlu uyuyan adamı. Oyuncak kaçakçısını…
***
Aşağı indiğimizde çoktan
uyanmıştı. Yerin altında kara bir toprak yığının üstünde yatan bu adam bizi
görünce hiçte şaşırmışa benzemiyordu. Dükkânın altındaki bu yer dört odaya
ayrılmıştı. Oyuncak kaçakçısının yattığı ilk oda bomboştu. Sadece toprağın
üstüne serip yattığı bir battaniye ve yanında uyuduğu çanta vardı. Çanta ağzına
kadar oyuncak doluydu. Belki de şok edici bir fikir bulabilmek adına yanında
tutuyordu onları.
Kaçakçı biz ona yaklaştıkça
sadece en mutlu anında kapısı davetsiz bir misafir tarafından çalınmış ev
sahipleri gibi bakıyordu. Korktuğuna dair en ufak bir belirti yoktu yüzünde.
Sessizliği Faik abi bozdu:
- O
sen misin?
- Kim?
- Kaçakçı.
Yani oyuncak kaçakçısı.
Kaçakçı gülerek:
- Oyuncak
kaçakçısı mı? Güzel isimmiş sanırım kullanmalıyım bunu.
- Dostum,
aranıyorsun.
- Evet,
biliyorum ve bulundum da şu an.
- Hayır,
biz sandığın adamlar değiliz.
- Sandığım?
- Yani
Kedigöz’ün adamları.
- Bana
hiç görmediğim bir oyuncak hediye etseydiniz bu kadar sevinmezdim. Peki, siz
kimsiniz?
Uzun süren bir sessizlik oldu.
Sahi biz kimdik?
- Hiç
kimse. Biz hiç kimseyiz. Ya da sıradan adamlar diyelim. Ben çaycıyım. Bu
arkadaş da ünsüz bir yazar. Peki, sen kimsin?
- Kim
miyim? Oyuncak kaçakçısıyım tabi ki de. (bunu söylerken o kadar güzel
sırıtıyordu ki bir diş macunu reklamında oynayabilecek kadar güzel dişlere
sahip olduğunu görebiliyordum.) Kim olduğumun ne önemi var? Bana bu lakabı
verdiğinize göre hakkımda bilmeniz gerekenleri biliyorsunuz demektir. Başka bir
bilgiye de gerek yok. Size burada ne işiniz var diye sormalı mıyım? Yoksa siz
zaten söyleyecek miydiniz?
- Dostunuz
diyelim. Çaycı ve yazar dışında söyleyebileceğimiz bir şey yok herhalde.
Söylediklerini teyit edip
etmediğimi merak edercesine bana baktı Faik abi. “Yok.” dedim. Kalbimin
kıvrımlarında fışkıran bir samimiyetle dedim üstelik. Faik abi devam etti.
- Her
yerde fellik fellik seni arıyorlar dostum. Yaptığın şeyler Kedigöz’ü çıldırttı.
İnan bana seni bulurlarsa lisanımünasiple yaklaşmazlar. Aksine lisan için
gerekli olan en değerli organını, dilini de keserler. Bunlar gerçekten
tehlikeli adamlar. Gerçi saklandığın yer de gayet güzel. Renkli hayatına pek
yakışmasa da seni burada bulmaları hayli zor gözüküyor.
- Peşimde
olduklarını biliyorum. Beni bulmalarından ya da ölmekten falan da korktuğum
yok. Zaten ölülerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Her şey ölü gibi. Soğuk,
renksiz, katı ve tekdüze. Ölürsem pek bir şey kaçırmam.
- Neden
yapıyorsun bütün bunları? Düşmanların çoğalıyor farkında değilsin zannımca.
- Temizlik
için yapıyorum. Bir nevi zihin temizliği olarak düşünün bunu. Beynimiz
çöplükten ibaret. Orada bir yerlerde bize ait bir şeyler var ama bulamıyoruz
bunu. Kendimizi bilmiyoruz. Unuttuk bize ait olanları. Her gün binlerce reklam
mesajı, daha iyi bir yaşam için vaatler, dizilerde ve filmlerde zihnimize
kazınan aşırı umutlar ya da karamsarlıklardan ayna da yüzümüzü göremiyoruz.
Çağın en kirli icadını yapan Lidyalıları her geçen gün daha fazla bağlanıyoruz.
- Ne
tür bir temizlik?
-
Bir orman, bir dağ, bir okyanus aslında ne temiz ne de kirlidir. Bir okyanusa,
dağa, kıra ya da bir ormana temiz ya da kirli diyemeyiz. Ta ki eğlenceli geçen
bir pazar pikniğinin ya da kimyasal fabrikaların atıklarıyla onları
kirletinceye kadar. İnsanın müdahalesi yüzünden temiz pis ayrımı ortaya
çıkıyor. İnsanın müdahale ettiği tek şey doğa değil. Kendisine de yapıyor bunu.
Bilinçli ya da bilinçsiz bunu bilemem. Ama sokağa çıkıp etrafıma baktığımda sanki
birileri tarafından yapılıyor diye de düşünmeden edemiyorum.
Sustu. Ayağa kalkıp diğer odaya
geçti. Odadan üç tahta bardak, biraz su ve soda getirdi. Sonra konuşmaya devam
etti.
- Düşmanlardan
bahsettin. Ve bana buraya geldiğinden beri tam iki kez dostum dedin. Bu
güzeldi. Sizinle tanışmak benim için de bir şerefti. Ben de sizi dostum olarak
görebilirim. Fakat şunu açıklamak zorundayım. Kedigöz benim düşmanım değil.
- Anlayamıyorum,
Kedigöz’ün adamları olmadığımızı duyunca sevinmiştin.
- Dostlar,
düşmanlar ve bir de yabancılar var. Yalnızca dostlar ve düşmanlardan müteşekkil
son derece güvenlidir. Yabancı ise bu durumu ortadan kaldırır. İşin içine
yabancı girince bu durum ortadan kalkar. Dost düşman ayrımının bize sağladığı
rutinin dışına çıkmaya zorlayarak güvenliğimizi tehdit eder. Yabancı olan düzenin işlerliğini kamçılar.
Yabancılar ayrımların sahteliğini ortaya çıkarır. Karşıtlıkların sağladığı
bilgi ve eyleme geçebilme becerisinden bizi mahrum bırakır. Kedigöz benim için
her ne kadar şu ana dek sizin şehrinizde görmesem de hafta sonları piknik
yapılıp insanlar tarafından pet şişeye boğulan bir kırdaki çöpten farksız
değil. O bir yabancı. Ve düşmandan daha tehlikeli.
Oyuncak Kaçakçısı başında
profesör, doktor, uzman ve benzeri etiketler olmayan doğal bir bilgeydi. Bunu o
konuşurken hissedebiliyordum.
Uzun sürdü sohbet. Sodalarımızı
içip üstüne çay demledik. Muhabbetin sonunda oyuncaklarla dolu bir odada
yapacağımız eylemleri düşünüyorduk.
***
Oyuncak kaçakçısıyla ilk
operasyonumuz şehrin en büyük kargo şirketine oldu. Amacımız gönderilen her
kargonun içine bir oyuncak iliştirmekti. Kargolar bir şehrin yapısını ortaya
koyabilecek bir arşivdi çünkü ona göre. Burada insanların nasıl yaşadığını ya
da nasıl yaşamak istediğini az çok kestirebilirsiniz diyordu. Kiminde
sayfalarca ürün kataloğu vardır kiminde ise yeni kurulacak bir iş için gerekli
onlarca evrak. Az da olsa birbirlerini sevindirmek isteyen birkaç kişinin
hediyelerine de rastlayabilirsiniz buralarda. Biz, faturalar ve kredi kartı
ekstrelerinden boğulmuş, bir yıl boyunca deliler gibi çalışıp sadece on günlük
bir süreyle tatil köylerine yığınla para harcayan insanlara, güzelleşmek için
yüzlerce kremi bilinçsizce tenine yediren kadın ve erkeklere, uzunca bir
süredir sadece evi ve işi arasında mekik dokuyup gökyüzünü, ailesini, en
önemlisi de kendini unutanlara bir hediye göndermek istiyorduk.
Gece 12 sularında kafeden usulca
çıkıp, getirip götürdükleriyle nam salmış Götürüver Kargo’nun bahçesine sızdık.
Burada Faik abiyi daha öncede belirttiğim gibi hakkıyla tanımadığımı elindeki
maymuncukla depo kapısını zorlanmadan açınca fark ettim. Depodan içeri amatör balerinler gibi parmak
ucumuza basarak girip gönderilecek olan kargoları aramaya koyulduk. İmdadımıza
gizemli dostumuzun oyuncak fenerleri yetişti. Bir tanesi yetmediği için üç beş
tane fener yakıp boyunlarımıza astık ve etrafı aydınlatmayı başardık. Deponun
kartonlarla kaplı duvarında gönderilecek olan emanetler bulunuyordu. Vakit
kaybetmeden bütün kolileri titizlikle açıp kargo paketlerinin içine çeşit çeşit
oyuncaklar doldurduk. Yoyolar,
frizbiler, hula hoplar, çeşit çeşit bilyeler, kurşun askerler, çözülmesi zor
irili ufaklı rubik küpleri, sokaklarda oynamaya gayet müsait kibrit arabalar,
topaçlar, tahta atlar… Ve her oyuncağın yanına da bir not bıraktık:
Âşık
olduğunuz bir şeyler var mı? Renk renk güller, kızıl karanfiller, menekşeler,
yaseminler, seviyor sevmiyor oyunu oynadığınız papatyalarınız var mı?
Hayatınızın her hecesini bazı kelimelerini anlamayarak ve okumasını sonraki
günlere ertelediğiniz bir kitap gibi olduğunun farkında değil misiniz?
Yaşlandıkça daha çok ve daha pahalı oyuncaklara sahip olmak istiyorsunuz değil
mi? Ve onlar sizi temsil eden, sizin iç haritanızı ortaya koyan belgeler gibi
duruyorlar. Oysa siz, ne betonarme evleriniz, ne metal yığını otomobilleriniz
ne de son moda kıyafetlerinizden ibaret değilsiniz. Siz, kafalarınızı yere
gömmeye mahkûm eden akıllı telefonlarınızla ve insanı köle eden tüm teknolojik
dikdörtgenlerle de mutlu olamazsınız!
Haydi,
oyunlar oynayalım ve kendimize gelelim!
***
Kargo sahipleri oyuncaklarını ve
mektuplarını aldığında neler hissetti bilmiyorum. Bizim mahallede oturan
birini, evinden çıkarken ilk kez tebessüm ederken gördüğümü genele yayarsak
başarılı olduğumuzu söyleyebilirim. Fakat olaydan sadece iki gün sonra kargonun
yayınladığı bir ilanda müşterilerinden özür dilemesi ve böyle çocuksu bir şeyin
başlarına tekrar gelmeyeceğini söylemesi başardığımızın kati bir kanıtı idi.
Kargo operasyonundan sonra
eylemlerimiz artarak devam etti. Para babası patronların arabalarını kaçırıp
yerine uzaktan kumandalı otomobiller koymak, okullara palyaço kılığında girip
öğrencilere oyuncak dağıtmak, pırıltılı hayatlar vaat eden reklam panolarına
“yalan” yazılı çıkartmalar yapıştırmak, hayatımız boyunca bizi
ilgilendirmeyecek haber kanallarının sokak röportajlarında kadraja girip
kameraya yapışkan böcekler atmak, şehrin yöneticilerinin yüzlerce kişi
tarafından korunduğu konvoylarını seyir halindeyken boyamak bunlardan sadece
bazılarıydı. Biz bunları yaptıkça şehir ahalisi memnun oluyor, yıllardır içinde
tortulaşmış ama yerinden çıkmaya cesaret edememiş duygularını gün ışığına
armağan ediyormuşçasına duruyorlardı. Halktaki bu durum arttıkça gazetelerde ve
televizyonlarda yayınlanan istatistiki bilgilere göre, oyuncakların büyüklerin
düşünme tarzlarına, iş verimliliklerine olumsuz etkiler yaptığı, dikkat
dağılımına sebep olduğu için hedefleri olan bireylerin bu tarz şeylerden
kaçınması bilgileri yayınlanıyordu. Oysa kimsenin kendince belirlediği
hayalleri yoktu. Hayaller ilkokullarda kurulmak ve resim çizmek için vardı.
Zaten okul sıralardan başlayarak sistematik olarak törpüleniyordu
zihinlerimizdekiler. Yeni yeşermiş, dallı budaklı, etraftaki her şeyin ortasına
bir ışık demeti gibi saçılan öğrenciler yıllar geçtikçe daha az düşünüp daha az
düşlemeye başlıyordu. Çoğumuzun amacı, teknolojik gelişmeleri takip ederek son
model bilgisayarlara, telefonlara, plazma tv’lere her yönüyle yalıtımlı ve
ihtişamlı evlere, otomatik park edebilen araçlara sahip olmak, dizilerde gördüğümüz aşkları düşlemek
minvalinde bir ipe sıra sıra çizilmiş, dümdüz tütün tanelerine benziyordu.
Hayatımızın sonunda içilmiş, sömürülmüş ve bir kenara atılmış sigara
izmaritlerinden farkımız olmuyordu.
Bu süreç boyunca televizyonlarda
hep cinayet haberleri izledik. Cinnet geçiren anne ve babaların ailesini nasıl
katlettiğini ayan beyan gördük. Dünyayı saran bulaşıcı ve son derece ölümcül
bir hastalığa şahit olduk. Yarışma programlarını izlerken kimin kazanması
gerektiğine dair fikir ayrılıklarımızdan dolayı ikiye bölündük. Kafamız yine
karışmıştı.
***
Aylarca sustuk. Zaman zaman Faik
abinin kahvesinde bazen de Oyuncak Kaçakçısının mahzeninde toplanıp günlük
konuşmalar yaptık. Bütün dünya mesajlarından sıyrılmaya çalışıp kendimizi ve
birbirimizi dinledik. Uzun süre sonra beni karşısına alıp hiçbir şeye bakmadan
dinleyen insanları görüyordum. Mutluydum. Yazdığım öykülerde geçen birçok
cümlenin sonuna sevinç ünlemleri koyuyordum! Sokakların ve üstündekilerin
sığlığından yerin dibinde kurtulmuştuk. Garipti ama güzeldi.
Yine böyle bir gecenin uzun süren
bir sohbeti esnasında Oyuncak Kaçakçısının son planını dinledik. Şehrin en çok
satan gazetesine küçük ve habersiz bir ziyaret yapıp herkesi oyun oynamak için
şehrin meydanına davet edecektik. Gazetenin editörü arkadaşımdı. Onu kandırmak
zor olmayacaktı. Gazetenin son hali yapacağımız çağrının olmadığı bir şekilde
gidecekti önüne ya da tehdit edecektik kendisini. Ama bunların hiçbirine gerek
kalmadı. Editörü tehdit ederken takınacağım üslubun, insanları meydana
topladıktan sonra Oyuncak Kaçakçısının atacağı efsanevi nutuğun, Faik abinin
tüm bunlar yaşanırken tadacağı mutluluğun tarifsiz düşlerini kurmaya gerek
yoktu. Her şey ansızın bitti. Sahaftan ilk baskısı bulduğum en sevdiğim kitabın
en sevdiğim cümleleriyle dolu sayfasının yırtılmış olduğunu fark ettiğim an
kadar hayal kırıklığı veren, tüm cesaretini toplayıp sevdiğin kıza evlenme
teklifi yapmak üzereyken çalan telefon kadar zamansız oldu her şey. Mutlu ve
huzurlu gittiği düşünülen bir hayatın beklenmedik bir hastalıkla sonlanması
kadar hüzün vericiydi yaşadığımız şey. O ölmüştü. Gazeteye yapacağımız
operasyon için anlaştığımız yere gelmemiş, eski oyuncak dükkânına gittiğimizde
cansız bedenini bulmuştuk. Yüzünde bez bebeklerin hiç değişmeyen o manasız
tebessümü vardı. Faik abi ağlamıştı. Ben zihnimi bütün olumsuz düşüncelere
teslim etmiştim.
Oyuncak Kaçakçısı’nın gelişini
kimse bilmediği gibi ölümü de gizli tutulmalıydı. Onu mahzeninin oyuncaklarla
dolu odasına gömdük. Bu macerada hayata
gönderme yaparcasına beklenmedik bir zaman da bitmişti. Evlerimize ve sıradan
işlerimize döndük.
***
Nazif ve Kılkuyruk Necdet’i
birkaç gün önce bir balıkçıda gördüm. İkisi de iştahla yiyordu yemeklerini.
Nazif, salatasına batırdığı ekmeği ağzına götürürken gördü beni. Lokmayı ağzına
atıp zaferden dönen bir komutan edasıyla sırıttı bana. Tüm olanların
farkındaydı belki de. O anda telefonum çaldı. Hastaneden aranıyordum.
Telefondaki şom ağız, Faik abinin fenalaştığını ve hastaneye kaldırıldığını
söylüyordu.
***
Saat üçü çeyrek geçe penceremden
dışarı bakıyorum ve yine o soğuk, çirkin, midesi bulanmış bir deniz otobüsü
yolcusunun suratına benzer halde duran şehri izliyorum. Şehir esasında hep
böyledir. Sadece üçü çeyrek, dokuzu on ya da on ikiyi yarım geçeye mahsus bir
durum değildir bu. Eğer bilmediğim bir zaman dilimi varsa şu dünya üzerinde
belki o anlarda güzeldir. Ama birden on ikiye kadar belirlenmiş zaman
mekanizmasının hiçbir saniyesinde güzel değildir şehir. Renksiz, bol dumanlı,
barındırdığı betonlar kadar serttir. Şimdilerde yastadır da şehir. Oyuncak
Kaçakçısının ve Faik abinin ölümü onu da etkilemiştir. Gökyüzü fabrika
dumanlarının yaydığı kara sisten bile karanlıktır. Şehir, hep kötüye giden bir
filmin çaresiz başrol oyuncusudur…
Yorumlar
Yorum Gönder