ŞAPKALI ADAM
ŞAPKALI ADAM
Şehrin henüz matlaşmaya başlamadığı uzak bir
köşesinde yaşardı o. Yalnızdı. Bir arkadaşa ihtiyaç duymadığını, şehrin dar sokaklarından
hızlageçerken kendi kendine konuşmasından anlamıştım. Böyle bir yargının ne
kadar doğru olduğu konusunda kuşkuluyum. Ama onun, şehirden elini eteğini
çekene kadar kimseyle dostluk kurduğunu görmedim. Kimseye âşık olduğuna, şiir
yazdığına, şaka yaptığına ve kendisine de şaka yapıldığına şahit olmadım. Uzun saç ve sakalından,garipgiyiminden onun
pekâlâ deli olabileceğini düşünebilirdim. Birkaç kez kahverengi şapkasıyla
kavga ettiğini ve olanca hıncıyla ona bağırdığını görsem de onun deli olduğunu
düşünmedim. Peki, peki… Onun çıldırmış olabileceğinidüşündüm. Bir keresinde yıkadığı
şapkasına, onu tanımadığı birinin çamaşırlığına astığı sırada, ettiği sözleri
duyunca bu adam delirmiş dedim. Bunları anlatmanın nedeni, adını bilmediğim
için kendisine Şapkalı Adam lakabını taktığım kişiyi sizlere anlatma
isteğimdir.Aslında sırf şapkasıyla konuştuğu için bir adamdan bahsetmek
anlamsız. Fakat onu anlatma isteğimi harlayan olay, Şapkalı Adam’ın hayatında sahip
olup da değer verdiği tek şey olan çamaşır makinesinin çalınması hadisesiydi.
Çünkü bu elim hadise, Şapkalı Adam’a göre şiddetli geçecek bir savaşın ilk
habercisiydi.
***
Ahalinin günlük gazeteler ve televizyon
haberleri eşliğinde kimi olay ve kişilere hayli alışık gözlerle baktığı
anlardan birinde çıkageldi kahveye. Sinirliydi. Gözlerini görmek, sinir
katsayısının ne kadar da yükseklerde olduğunu anlamaya yeterdi. Uzun boyunun ve
geniş omuzlarının verdiği heybet, kahvedekilerin kendisinden korkmasına sebep
olmuşken çamaşır makinesinin çalındığını ve sorumlularının derhal bulunmasını
söyledi. Klişeler orkestrasından dinlediği müziklere alışkın olan ahali, bu
garipsedikleri sözü duyunca Şapkalı Adam’ın biraz önceki karizmatik hali
siliniverdi. Bir hayli dalga geçtiler onunla. Sinirden ve çaresizlikten olacak
şapkasını sıktıkça sıktı. Mekânı terk etmek üzereyken kahvehanenin sahibinden
alaycı bir soru geldi:
-
Çamaşır makinesini ne yapacaksın lan deli?
Sağ eli kapının kolunda, başı öne eğik bir
şekilde birkaç saniye bekleyip cevap verdi:
-
O makine benim her şeyimdi. Onunla na şu kafamdan geçen bütün
kötülükleri temizliyordum. Fenalıkları, fesatlıkları, kötü planları, kötü
sözleri, olması muhtemel cinayet ve savaşları siliyordum. Şehirde kötülükler ve
vahşilikler gördükçe ve düşündükçe şapkama sirayet eder tüm bu olumsuzluklar.
Ben de bu şapkayı yıkar, arınırdım. Şimdi makinem gitti ama saydığım bütün bu
delilikler hala burada, bu şehirde!
Şapkalı Adam sözlerini bitirdiğinde çay
ocağının fokurtuları hâkim oldu kahveye. Herkesin yüzünde şimdilik bu
beklemedikleri cevabın verdiği şaşkınlık vardı. Sessizliği sorunun sahibi
kahveci hunharca gülerek bozdu. Kendisine katılan kahve ahalisi de ondan eksik
kalmayıp biraz da edepsizce güldü. Şapkalı Adam başka tek söz etmeden dışarı
çıktı. Halinden, derin bir hüzün denizine daldığı anlaşılıyordu.
***
2013 yılının baharıydı. Aylardan nisandı.
Şapkalı Adam dertli, şehir ruhsuz ve sanki dünya üzerine gelmiş bütün şairler
ilhamsızdı. 2013 yılının bir baharıydı. Aylardan nisan, yeryüzünde haksızlıklar,
hırsızlıklar, yolsuzluklar, faili meçhul cinayetler ve kıyaklar büyüyüp
gitmişti. 2013 yılının baharı hiç de hoş gelmemişti çünkü o geldiğinde, Şapkalı
Adam’ın sahip olduğu tek şey olan çamaşır makinesi çalınmıştı. Makinesiz geçen üçüncü
günün sonunda bağırdı şapkalı adam sokağın ortasında:
-
Dünya bir sahne, ama burada hep acı rüzgârlar esiyor. Esme!
***
Birkaç gün sonra tekrar gördüm onu belediye
binası önünde. Makinesinin hesabını soruyordu başkana. Yine kimse dinlemiyordu
onu. Dert ettiği şeylerin diğerleri için ne kadar olağan olmasına içerledi o
an. Şapkalı Adam, şapkasını gösterdi ahaliye. “Tüm şu olanlar var ya dünya
üzerinde, işte onlar zihnimi kirletiyor. Artık temizleyemiyorum da onları! diye
bağırıyordu. Ondaki bu derdin geldiği gibi aheste gideceğini düşünmüştüm
önceleri. Fakat o, avazı çıktığı kadar bağırdığı belediye binası önünde dayak
yese de usanmayacaktı çilesini haykırmaktan.
Uzun müddet haber alamadım ondan ama az çok
tahmin edebiliyordum durumunu. Zihninin, sanırım şapkasının demeliyim,
içindekileri görebiliyordum sanki. Hani, içinde olmadığını bildiğiniz bir
şehirde, sevdiğiniz kızı aramak kadar çaresiz anlar yaşarsınız ya, işte öyleydi
hali. Çok sonraları duydum ki, şehrin spotçular çarşısını talan etmiş, sadece
beyaz eşya çalıp satan bir hırsızlık çetesini çökertmeye yeltenmiş hatta
çamaşır makinesi tamir eden bazı ustaları esir almıştı.
Şapkalı Adam, temizleyemediği zihninin
keşmekeşinde son bir plan hazırladı. Şehrin en büyük alışveriş merkezinin
çatısına çıktı. Yanına bir bidon kaçak mazot, tamirci ustalardan arakladığı bir
zippo aldı. Şapkasını kafasına iyice bağladı. Amacında çığlıklar atarak binadan
atlamak, henüz havadayken de zipposuyla başını yakmak vardı. Bereket, işler
böyle çığırından çıkmadı da, kimse havada uçan bir yanar baş görmedi.
Falancanın biri insafa gelip Şapkalı Adam’a merdaneli bir çamaşır makinesi
verdi.
Şapkalı Adam’ı birkaç kez bir bankın yanına
taşıdığı makinesiyle gördüm. Şapkasını makinenin kazanında el yordamıyla
çevirip yıkadığına, merdanesinden şapkayı geçirirken gözlerinden sevinç dolu
ışık demetleri saçtığına şahit oldum. Şapkalı Adam, şehri terk edene kadar
kendisini ne zaman görsem bu ritüeli yapıyordu. Şehirdeki karanlık olaylar
önlenemeyecek kadar çoğalınca ve şehir sakinlerinin olanları hiç umursamadığını
görünce de sırra kadem bastı. Gidişinden sonra da onu, şapkasını ve merdaneli
çamaşır makinesini bir daha ne gören ne soran ne de merak eden oldu.
Yorumlar
Yorum Gönder