ANTOLOJİ SAHİBİ ÇOCUK
Ben
salaş bir adamım. Saçı sakalı birbirine girmiş olanlardan.
Yazarak paramı kazansam da, elimden geldiği kadar A,B,C ve D olarak
ayrılmış insanlar topluluğuna etkileyici mesajlar hazırlamamak
derdindeyim. Ben böyle rahatım. Görüyorum ki herkes ben kadar, en
azından kafasını, rahat tutamıyor. Her neyse, işte bu gördüğünüz
masa benim. Bu masa zamanımı öldürmek için birçok araç ve
gerece yataklık ettiği için oldukça suçlu.
Esasen şu tıkılmak için senelerce çabaladığımız ofislerden birine sahibim. Ama olmuyor. Burada yapamıyorum. Dört duvar anlaşma yapmışçasına saldırıyor bana. İç çekişlerim artıyor o anlarda.
Şu an diyorum, örneğin şu an, bir adam sokakta gördüğü bir kadına âşık oldu. Bir şair unutulmuş bankların birisinde en sağlam dizesini yakaladı ve bunu derhal yanında uyuklayan sokak kedisine okudu, kedi oralı olmadı ve biraz ilerideki çöplüğe doğru yol aldı. Şair duruma üzülmedi ve şiirini babaannesine okumak için hızlandı. Hemen şu an, Amasra’da sahilde, dalgalar kıyıya bir yosun kümesi bıraktı. Hatta ve hatta birkaç cam şişe – içinde not olmayanlardan- sigara izmaritleri, yavru bir yunus cesedi, birkaç taze kurulmuşsa da gerçekleşmemiş hayal, biraz can sıkıntısı, iki su bardağı kadar umutsuzluk bıraktı. Üsküdar’da bir kelebek defalarca kanat çırptı da dünyayı etkileyemediğim diye hayıflandı. Beşiktaş vapurunda kız kulesini izleyen bir adam çayını yere düşürdü. Çay, Helga teyzenin bacaklarını yaladı. Helga, Almanca sövdüyse de adam ona gülen gözlerle baktı. Annem beni düşünüp telefona sarıldı. Ama telefondan nefret ediyorum anne, ben seni akşam arasam olmaz mı?
-kaçış-
Kaçtım. Ayakkabılarımı dahi giymeden kaçtım hem de. Terliklerle kaçmak daha keyifliymiş yahu dedim kendime. Daha anlamlı ve daha sitemkâr böyle bir firar! Öyle yahu! Billahi öyle yahu!
Yahu! Yahu! Yahu!
Öyle bir kaçtım ki lisede asmadığım her ders gününün acısını çıkarmak için yeminler ettim delicesine. Zaten en iyi yaptığım şey bu son zamanlarda! O halde ustalaşmaya devam.
Attığım her adımda kendimi müebbet yemiş ama yıllarca bir duvarı eşeledikten sonra günışığına kavuşmuş bir mahkûm gibi hissettim. Belki de, daha iyisi şudur ki, akvaryumda geceleyen bir Japon balığının Ya Allah! deyip son bir hamleyle okyanusa sıçrayıp kurtulması kadar sevinçliydim. Nihayetinde mutluydum işte. Bunun ne önemi var!
Kaçmanın en güzel yanı tertipsizliğidir esasen. Şimdi cebimde servetim, ayağımda terliklerim, çantamda kâğıt kalemim ve zihnimde hayallerimle gerçek bir kaçağım, biraz kaçkınım ve nereye gideceğimi bilmiyorum. Ama bunun da bir önemi yok azizim! Adını beğendiğim ilk semtin dolmuşuna atlar kendimi oraların öykülerine salar geçerim. Sırtımda bir ağ var. Hiçbir zaman yasak konmayan av mevsimi için çocukluğumdan beri her gece ilmek ilmek ördüğüm bir öykü ağı. Hem o kadar masrafsız ki bu ağ, yemi, insanların bakışları, yakarışları, arayışları ve bazen ağlayışları şükür ki zaman zaman da gülüşleri. Bu ağ yıllarca sahibi olmak için çalıştığımız makinelerden ve betonlardan daha değerli aziz dostum. Çünkü her hırsın körelttiği, her geçici amacın göçerttiği bakışlardan arta kalanlarla sakladım onu. Ve şimdi, dünya denizinde ava çıktım. Belki de birazdan bu satırlarda kendini göreceksin değil mi? Ama sana tavsiyem aziz yahut azize dostum şudur ki; nokta ve virgüllerle dolu şu kıytırık sayfayı kapatman ve kendi ördüğün ağla birlikte bilmem hangi düşünün avına çıkman. Her gelen dalgaya göğüs germen ve yakaladıklarını bir bir toplaman ağından. Haydi, şimdi, yakınsa eğer evin bir parka, kendine bir tahterevalli bul ve diğer tarafını seni kaldırabilecek kadar taşla doldur. Denize yakınsan şayet, en hızlı koşuşunla dal diplere midye topla.
-şşşşt biri bizi gözetlemiyor mu?-
Kurtköy! ( Sağ el havaya kalkar, bilek sağa sola kıvrılır. Bu işaret hat sahibi dolmuş şoförleri için para demektir.) Daha önceden uğramadığım bir yere gitmeliydim. Üsküdar’ın sokaklarını elifi elifine bildiğimi, Kadıköy’ün çok az bir kısmının keşfimden uzak olduğunu sizlere itiraf etmek zorundayım. Önceleri yalnızlık dozumu azaltmanın yollarından birinin bu keşifleri sıklaştırmak olduğunu düşünsem de artık mekân kısıtlılığı korkusuyla birçok yeri es geçmek durumundayım. Biraz beklemeli oralar adımlarımı. Mürekkeple kirleteceğim sokaklar şimdilik sokak çocuklarına, meczuplara ve kedilere emanet.
Esasen şu tıkılmak için senelerce çabaladığımız ofislerden birine sahibim. Ama olmuyor. Burada yapamıyorum. Dört duvar anlaşma yapmışçasına saldırıyor bana. İç çekişlerim artıyor o anlarda.
Şu an diyorum, örneğin şu an, bir adam sokakta gördüğü bir kadına âşık oldu. Bir şair unutulmuş bankların birisinde en sağlam dizesini yakaladı ve bunu derhal yanında uyuklayan sokak kedisine okudu, kedi oralı olmadı ve biraz ilerideki çöplüğe doğru yol aldı. Şair duruma üzülmedi ve şiirini babaannesine okumak için hızlandı. Hemen şu an, Amasra’da sahilde, dalgalar kıyıya bir yosun kümesi bıraktı. Hatta ve hatta birkaç cam şişe – içinde not olmayanlardan- sigara izmaritleri, yavru bir yunus cesedi, birkaç taze kurulmuşsa da gerçekleşmemiş hayal, biraz can sıkıntısı, iki su bardağı kadar umutsuzluk bıraktı. Üsküdar’da bir kelebek defalarca kanat çırptı da dünyayı etkileyemediğim diye hayıflandı. Beşiktaş vapurunda kız kulesini izleyen bir adam çayını yere düşürdü. Çay, Helga teyzenin bacaklarını yaladı. Helga, Almanca sövdüyse de adam ona gülen gözlerle baktı. Annem beni düşünüp telefona sarıldı. Ama telefondan nefret ediyorum anne, ben seni akşam arasam olmaz mı?
-kaçış-
Kaçtım. Ayakkabılarımı dahi giymeden kaçtım hem de. Terliklerle kaçmak daha keyifliymiş yahu dedim kendime. Daha anlamlı ve daha sitemkâr böyle bir firar! Öyle yahu! Billahi öyle yahu!
Yahu! Yahu! Yahu!
Öyle bir kaçtım ki lisede asmadığım her ders gününün acısını çıkarmak için yeminler ettim delicesine. Zaten en iyi yaptığım şey bu son zamanlarda! O halde ustalaşmaya devam.
Attığım her adımda kendimi müebbet yemiş ama yıllarca bir duvarı eşeledikten sonra günışığına kavuşmuş bir mahkûm gibi hissettim. Belki de, daha iyisi şudur ki, akvaryumda geceleyen bir Japon balığının Ya Allah! deyip son bir hamleyle okyanusa sıçrayıp kurtulması kadar sevinçliydim. Nihayetinde mutluydum işte. Bunun ne önemi var!
Kaçmanın en güzel yanı tertipsizliğidir esasen. Şimdi cebimde servetim, ayağımda terliklerim, çantamda kâğıt kalemim ve zihnimde hayallerimle gerçek bir kaçağım, biraz kaçkınım ve nereye gideceğimi bilmiyorum. Ama bunun da bir önemi yok azizim! Adını beğendiğim ilk semtin dolmuşuna atlar kendimi oraların öykülerine salar geçerim. Sırtımda bir ağ var. Hiçbir zaman yasak konmayan av mevsimi için çocukluğumdan beri her gece ilmek ilmek ördüğüm bir öykü ağı. Hem o kadar masrafsız ki bu ağ, yemi, insanların bakışları, yakarışları, arayışları ve bazen ağlayışları şükür ki zaman zaman da gülüşleri. Bu ağ yıllarca sahibi olmak için çalıştığımız makinelerden ve betonlardan daha değerli aziz dostum. Çünkü her hırsın körelttiği, her geçici amacın göçerttiği bakışlardan arta kalanlarla sakladım onu. Ve şimdi, dünya denizinde ava çıktım. Belki de birazdan bu satırlarda kendini göreceksin değil mi? Ama sana tavsiyem aziz yahut azize dostum şudur ki; nokta ve virgüllerle dolu şu kıytırık sayfayı kapatman ve kendi ördüğün ağla birlikte bilmem hangi düşünün avına çıkman. Her gelen dalgaya göğüs germen ve yakaladıklarını bir bir toplaman ağından. Haydi, şimdi, yakınsa eğer evin bir parka, kendine bir tahterevalli bul ve diğer tarafını seni kaldırabilecek kadar taşla doldur. Denize yakınsan şayet, en hızlı koşuşunla dal diplere midye topla.
-şşşşt biri bizi gözetlemiyor mu?-
Kurtköy! ( Sağ el havaya kalkar, bilek sağa sola kıvrılır. Bu işaret hat sahibi dolmuş şoförleri için para demektir.) Daha önceden uğramadığım bir yere gitmeliydim. Üsküdar’ın sokaklarını elifi elifine bildiğimi, Kadıköy’ün çok az bir kısmının keşfimden uzak olduğunu sizlere itiraf etmek zorundayım. Önceleri yalnızlık dozumu azaltmanın yollarından birinin bu keşifleri sıklaştırmak olduğunu düşünsem de artık mekân kısıtlılığı korkusuyla birçok yeri es geçmek durumundayım. Biraz beklemeli oralar adımlarımı. Mürekkeple kirleteceğim sokaklar şimdilik sokak çocuklarına, meczuplara ve kedilere emanet.
- Kurtköy son durak!
Uzakta, karşı kaldırımda bir topluluk… Onları takip etmek içimden geçmiyor. Esasında bugün takip oyunu oynamak istediğimden de emin değilim. Zira maddelerini yeni oluşturmaya başladığım bu oyunu şu an oynamak zamanımın çoğunu alacak ve bu firardan bir keyif alamayacağım. Sonra karar verdim. Düşünmek, saatlerce yürümek, sadece banklarda olmak kaydıyla oturup sigara içmek vaziyetinde anlaştım kendimle.
Yürüdükçe tüm dünya dertlerini beynimin içinden bırakıyorum bir bir. Sokakları bazen mürekkeple bazen de böyle dertlerle kirlettiğim doğrudur. Ama bunun için ne yapabilirim ki sevgili okur! Çıldırmamak için yazmak ve aylaklık yapmak dışında bir yol gösterebilir misin bana?
Tam bir saat on yedi dakika yürüdüm. Bu süre zarfında birkaç sigara içtim sadece. Bu da kendimi bu sessiz yolculuğa ne kadar kaptırdığımı gösteriyor. Sigarayı bırakabilirim aslında, bunu düşünmeliyim, ama şimdi değil, lütfen beni yalnız bırakın sol beyin lobumda rengini yeşile çalan aylar!
-yalnızlar bankı-
Şu ilerideki bank tam da bana layık değil mi? Gidip orada dinlenmeliyim biraz. Eğer birkaç sokağı daha gelişi güzel geçersem kaybolacağım ve bu, şu sıralar olmasını istediğim şeylerin başını çekiyor sanırım. Ama durup biraz dinlenmem, dinlenmem biraz durup ve heyecanıma heyecan katmak zorundayım ve zorundayım heyecan katsayımı artırmak gibi şeyleri…. Sanırım bir sigaranın zamanı geldi. Zihnim yine karmakarışık oldu. Cümleler cirit atıyor bazen beynimde. Her güçsüz düşüşümde yeni bir olimpiyata kalkışıyorlar bu arsız harfler. Geleneksel olmayan partiler düzenliyorlar beynimin iç bölgelerinde. Ve şu an o anlardan biri. Sakin olmalıyım. Hayır, hayır iyiyim. Sadece çok düşünmek ve hala yazmamış olmanın getirdiği bir sıkıntı yaşıyor olabilirim. Yazar gribidir bunun adı. Beyninin içi hapşırmadığın sürece dolup taşacaktır. Tek çaren beynindekileri sümkürmek. Her neyse bununla kafa yormamalıyım. Birazdan geçer ve ben şu karşıdaki söğüdün başlattığı kıvrımlı sokağın yollarında yürür belki bir âşık mutribin ezgileriyle kendime gelirim.
Oturduğum bankın en sağına geçtim. Biraz daha kımıldasam yere düşeceğim. Sanırım bir yabancının şu an buraya gelip oturmasını istedim. Tanımadığım, bilmediğim bir memurun bir daha umurumda olmayacak bir derdini dinleme ihtiyacı hissettim. Tek kullanımlık bir dertdaşlıktı sanırım amacım. Ama bu saçma bir düşünce. Bu benim kurallarıma aykırı! Yalnızlık firarın ilk kuralıdır azizim! Düş yollara!
-antoloji-
Büyük söğüt ağacının yanından kıvrılıp biraz önce görmeden betimlediğim dar yollu sokağa girdim. Yürüdüm. Evet, yine az önce tahayyül ettiğim gibi bir mutrib saz çalmakta! Bu nota nota gözlerime ağırlık veren, başıma sancılar saplayan müzikte neyin nesi? İnanın şu an overlokçuların anlaşılmaz anonslarını tercih ederim bu müziğe. Kulaklarımı parçalayacağını sandığım bu şeyden koşar adım kaçtım. Kaçtıkça istediğim sessizliğe kavuşuyordum. Şimdi bu kıvrımla başlayan sokağın devamında düz bir yol ve sadece rüzgârın ağaç yapraklarına dokunup geçmesiyle etrafa yayılan gizemli seslerden başka bir şey yok. Aradığım da bu. Bir insanın elleriyle yaptığı müzik değildi artık beni cezbeden. Bu ıssız yerde kendi kendime söyleyeceğim şarkılar asrın şarkılarıydı benim için ve müzisyenimi rüzgârlar olarak seçmiştim.
Yolun sonunda bir baraka. Barakanın yanında bir çöp kutusu. Çöp kutusunun yanında bir çocuk. Çocuk, yanı başındaki arabasına çöpteki kâğıt ve kartonları atıyor. Ah! Kâğıt toplayan çocuklar! Yeryüzünde anlaşmakta en çok zorlandığım çocuk çeşidi! Biliyorum, birazdan bir selam vereceğim ve sanki kendisini öldürmek istemişim gibi bakacak yüzüme. Olsun. Şansımı deneyeceğim.
- Merhabalar.
- Merhaba.
Bu güzel bir haberdi. Selamımı almasına şaşırdığım çocuk şaşkın gözlerle bakmaya başlayınca bana, durumda bir anormallik olduğunu sezdim. Fakat etrafı son model bir radar gibi tarasam da bana neden böyle baktığını çözemedim.
- Nasılsın kardeşim.
- Bana kardeşim deme, ben senin kardeşin değilim.
Evet, tahmin etmiştim. İlk seferde olmasa da ikinci cümlede gereksiz bir atarla burun buruna geleceğimi biliyordum.
- Elbette kardeş değiliz. Ben sadece ismini bilmediğim için onun yerine bir şey söylemek istedim.
- Beylik sözlerden nefret ederim yabancı. Kardeşim, dostum, kankam, çok sevindim, geçmiş olsun, kendine iyi bak… Bunların hepsi sadece dilin ucundan çıkan aptallaşmış söylemler. Dolayısıyla sana bunu söylemem gerekiyordu. He ne kadar dostun olmasam ve bunu zerre miskal istemesem de bu doğruyu dost acı söyler minvalinde belirtmem gerekiyor.
- Evet, haklısın. Aslında söyleyecek bir şey bulamadım ama bunu söylerken bile bıçak sırtında hissettim kendimi. Çünkü “inan söyleyecek bir şey bulamadım” sözünün de son derece klişe ve sohbeti kesmek için uydurulan, insanın kendi iç saçmalıklarına dönmek için icat ettiği bir söz olarak düşünüyorum. Ama bana kızma, ben bu cümleyi bu sefer dilimin ucuyla değil, son derece kalbimden geçirerek söyledim. (sağ elimle kalbime iki kez sertçe vurdum.)
Sözlerimi duyunca çantasından çıkardığı bir defteri kurcalamaya başladı. Sayfanın bir yerinde durdu. Kafasını salladı.
- Doğru, bu da o saçma sözlerden biri yabancı.
Bana yabancı demesi inanılmaz samimiydi! Ben bir yabancıydım! Kurtköy’ü daha önce görmemiş, evvelinde gecekonduları yıkılmış bu semtin kurumuş gözyaşları üzerinde gezen bir yabancı, yalancı insanlarla dolu bir semtten kaçıp buraya sığınmış bir mürteci, bir kısa metraj seyyahtım ben! Evet, bu bendim!
- O defter ne peki?
- Bu mu? Ne olacak yılların birikimi.
- Ne biriktirdin ki?
- Duyguları biriktirdim. İnsan duygularını.
- Nasıl yani?
- Yani demek istiyorum ki, bu defterde aşklar, ihanetler, ayrılıklar, sevgiler, kavuşmalar, özlemler, keşkeler, pişmanlıklar, iç çekişler, ölümler, doğumlar, kaybedişler, yeniden dönüşler, artistikler, yapaylıklar, arayışlar, buluşlar, bulamayışlar…
- Tamam, yeter, anladım sanırım.
- Susturmasaydın kendim durmaya niyetli değildim.
- Peki, sen tanıştığın insanların ruh hallerini mi yazıyorsun bu deftere?
- Tabii ki hayır. Çöplerden bulduğum defterlerde yazılı olanları topluyorum bir bir.
- Anladım daha kolay tabi yazmaktan.
- Yazmak mı? Daha o kadar çıldırmadım!
Belki de bu duygu avcısı çocuk toplayıp okuduğu yazılar sebebiyle böyle olgun görünüyor ve garip garip sözler ediyordu. Ama söylediklerine hak vermemek elde değildi. Ne kadar yapay olduğumuzu ve üçüncü sınıf oyuncular gibi dünya sahnesinde birbirimizi kandırdığımızı düşünürsek sonuna kadar haklıydı.
- Peki, bir şeyler okusana bana defterden. Gerçekten merak ettim.
- Bilmiyorum yabancı. Bunu neden yapayım ki?
- Yabancı olduğum için, bir daha beni göremeyeceksin.
- Bu geçerli bir sebep aslında. Peki okuyayım. Biraz beklemelisin.
Çocuk kütüphanede araştırma yapan bir profesör gibi dikkatle inceledi kitabı. Notlar aldı.
Çöplükten bulduğu manav kasalarını üst üste koyup kürsü yaptı ve son derece ciddi bir
şekilde okumaya başladı.
Ve
her şeyi bilen biri gelir
Burnu havada, gözler kibirli
Kulağını tırmalayan tiz sesini duyarsın
Çok yoğun insandır, günün çoğu sinirli
Dijital bir saat gibidir beyni
Kurulduğu vakit gelir yapar işini
Ama istenmezliğin esiridir
Yakalayamaz hayatın hiçbir hecesini
Durdu. Defterin sayfalarını karıştırmaya devam etti.
Karanlık bir dehlizin aydınlığı gören kapısı
Ve bu mahzenin ışığı göremeyen celladı
Tıpkı senin gibi kaçamadan karanlıktan
Biter bomboş geçmiş hayatı
Birçok insan göremeden göçüp gider bu oyunu
Kendi dehlizinde yapılır, yazık ki, insan tabutu
Geçerken tüm hayatı vazgeçmişliğin etkisinde
Ruhuyla göğe uçar nedameti ve nice arzusu
Şiirleri okumaya devam ettikçe zaten şu an ait olmadığımı düşündüğüm bu atmosferden de ötelere gidiyor, bu ünsüz şairler antolojisini elinde bulunduran bahtiyar çocuğa daha bir garipsilik beslemeye devam ediyordum. Çocuk bir aralık durdu. Herkesin apayrı dertleri olduğunu ve bunları söyleme biçimlerinin ne kadar da farklı olduğundan bahsetti.
- Bugün küçük yavrum deyince dilenci kadın, acı acı gülümsedim kendime. Hayat bana dört çocuk muamelesi yapıyordu ve cebimde beş kuruşsuz, dilenciden fakir bir halde yürürken yapıyordu bunu üstelik.
Hızını kesmeden okumaya devam etti.
- Bilmiyor musun âşık olduğun kahpenin
Kadehinde başka bir adamın dudak izlerinin olduğunu?
Bilmiyor musun o adamın ayakta eşeyip ellerini yıkamadığını?
Hayallerinin gerçekleştirildiğinden de mi bihabersin bir başkası tarafından!
Herkesin derdi bambaşkaydı. Kiminin şiiri yarım kalmış, kiminin söyleyecekleri boğazına takılmıştı belki de. Artık hikâyemin başındaki gibi düşünmek istemiyordum çokça. Sadece şu ikindi güneşinin gözlerimi kamaştırdığı noktada biraz dinlenmek istiyordum. Gözlerimi kapadım. O anda dünyada antoloji toplayan ilk çocuğun sesini işittim ve annemin küçükken okuduğu ninnileri duyduğum zaman hissettiğim kadar bir huzurla uykuya daldım.
- Uyanmalara yat!
-reddettiğim kızlar çölü-
Kimse kalmamış bu sokakta. Çocuktan geriye bir tek kâğıt parçası bile kalmamış hatta. Nereye gitti ki, neden beni beklemedi? Keşke uyandırsaydı beni giderken. Yabancı bir yerde yalnız kalmak daha zor gelir insana. Yabancının da yabancısı olduğun yerler vardır ya hani, aslında biraz bunu anlatmak istiyorum. Ama inanın şu uyku sersemliğim olmasaydı daha fazla konuşabilirdim bu konu hakkında.
Yokuş aşağı inmeye başladım. Yolun sonunu seçemiyordum. Biraz evvelki serinlik yoktu. Hava ısınmıştı sanki. Ya da ben artık eve dönmek düşüncesiyle beynimi kaynatıyordum. Fakat sorun şu ki, eve nasıl gideceğimi gerçekten bilmiyordum. İşte özgürlük! Kayboldum! Şimdi tüm sorumluluklarımdan muafım!
Yokuşun sonunda buram buram bir sıcak çarptı yüzüme. Burası çölden başka hiçbir şey değildi! Ne alakası vardı yahu İstanbul’la çölün! Sanırım şu an bir serabın içindeyim. Bana verilen iş yüzünden yoğun strese girdim. İşten kaçtım. Üsküdar’da gizli bankımın orada uykuya daldım sanırım. Evet, evet bunun başka bir açıklaması olamaz. Fakat uyanmalıyım. Rüyada olduğumun farkındayken nasıl uyanabilirdim ki! Kurumuş bir ağaç buldum. Koşarak üstüne gittim ağacın ve ona omuz attım. Bu sayede uyanacaktım güya. Ama hayır, koca ağaç yüksek bir sesle devrildi, ben ise hala çöldeydim. Üstelik geri dönmek içimde büyük bir korku uyandırıyordu.
Ağacın devrilmesiyle haddinden fazla bir toz bulutu etrafı sardı. Bu sapsarı dumanın arkasından birkaç hareket algılayabilmiştim. Hatta duman dağılmaya başladıkça kadın sesleri de duymaya başlamıştım. Fakat buna imkân vermiyordum. Böyle izbe bir yere kimsenin uğrayacağını düşünmüyordum. Fakat düşüncemde yanıldım ve biraz önce sesini duyduğum kadınlardan birinin saçlarının dumanlar arasından saklanıp bana sırıttığını fark ettim. Buradan kurtulmak amacıyla koştum. Kadın ise hızlı adımlarla yıkılan ağacın ardında kalan bir çiftliğe doğru yol alıyordu. Arkasından avazım çıktığı kadar bağırdım.
Hey! Dur! Dinle beni! Buradan çıkmam gerekiyor, neden kaçıyorsun anlamıyorum ki!
Demeye kalmadı. Ensemde sert bir darbeyle yıldızları yeryüzüne indirdim. Etrafımda onlarca kadın! Hepsini tanıyorum! Bunlar reddettiğim ve onların yerine yalnızlığı seçtiğim kadınlardı! Hepsinin elinde sopalar, muştalar vardı. Sanırım yalnızlığımı çok kıskanmışlardı. Üstüme yürümeye başladılar.
- Durun sakin olun! Yine söylüyorum, hiçbirinizden gram hoşlanmadım. Şimdi bu saçma atmosferde bu saçma davranışınızı anlayamıyorum! Ben sadece bir kadın sevdim arkadaşlar, sizleri reddettiğim için üzgünüm!
Bam! Ah kafam!
Üsküdar’da gizli bankımda biraz önce kafama aldığım darbenin acısıyla kıvranıyorum. Görenler beni berduş sanıyor. Kimse elini uzatmıyor, halimi sormuyor. Yine başladık aynı teranelere! Keşke biraz önce antolojisi olan çocuğun yanında daha fazla kalabilseydim ve ondan şiirler dinleyebilseydim. Başımı öne eğdim. Evime gidip tüm bu olanları yazsam iyi olacak.
Kırtasiyeye kalem ve defter almak için gidiyorum. Bu seferki firarın öyküsü bol oldu. Fazla zaman geçmeden olanları kâğıda hapsetmeliyim. Yoksa çabuk unutan zihnim olanları öğütüp tarihe karıştıracak. Ben bunları düşünürken bir aralık sanki beni izleyen bir çift göz hissettim üzerimde. Sağıma soluma baktıysam da kimsecikleri göremedim. Kapıdan çıktım. Kafamı kaldırdığımda Kurtköy otobüsünün içinde gizemli gizemli sırıtan antoloji sahibi çocuğu gördüm. Elinde bir defter bana bakıyor, sanki resitaline devam ediyormuşçasına şiir okumaya devam ediyordu.
Burnu havada, gözler kibirli
Kulağını tırmalayan tiz sesini duyarsın
Çok yoğun insandır, günün çoğu sinirli
Dijital bir saat gibidir beyni
Kurulduğu vakit gelir yapar işini
Ama istenmezliğin esiridir
Yakalayamaz hayatın hiçbir hecesini
Durdu. Defterin sayfalarını karıştırmaya devam etti.
Karanlık bir dehlizin aydınlığı gören kapısı
Ve bu mahzenin ışığı göremeyen celladı
Tıpkı senin gibi kaçamadan karanlıktan
Biter bomboş geçmiş hayatı
Birçok insan göremeden göçüp gider bu oyunu
Kendi dehlizinde yapılır, yazık ki, insan tabutu
Geçerken tüm hayatı vazgeçmişliğin etkisinde
Ruhuyla göğe uçar nedameti ve nice arzusu
Şiirleri okumaya devam ettikçe zaten şu an ait olmadığımı düşündüğüm bu atmosferden de ötelere gidiyor, bu ünsüz şairler antolojisini elinde bulunduran bahtiyar çocuğa daha bir garipsilik beslemeye devam ediyordum. Çocuk bir aralık durdu. Herkesin apayrı dertleri olduğunu ve bunları söyleme biçimlerinin ne kadar da farklı olduğundan bahsetti.
- Bugün küçük yavrum deyince dilenci kadın, acı acı gülümsedim kendime. Hayat bana dört çocuk muamelesi yapıyordu ve cebimde beş kuruşsuz, dilenciden fakir bir halde yürürken yapıyordu bunu üstelik.
Hızını kesmeden okumaya devam etti.
- Bilmiyor musun âşık olduğun kahpenin
Kadehinde başka bir adamın dudak izlerinin olduğunu?
Bilmiyor musun o adamın ayakta eşeyip ellerini yıkamadığını?
Hayallerinin gerçekleştirildiğinden de mi bihabersin bir başkası tarafından!
Herkesin derdi bambaşkaydı. Kiminin şiiri yarım kalmış, kiminin söyleyecekleri boğazına takılmıştı belki de. Artık hikâyemin başındaki gibi düşünmek istemiyordum çokça. Sadece şu ikindi güneşinin gözlerimi kamaştırdığı noktada biraz dinlenmek istiyordum. Gözlerimi kapadım. O anda dünyada antoloji toplayan ilk çocuğun sesini işittim ve annemin küçükken okuduğu ninnileri duyduğum zaman hissettiğim kadar bir huzurla uykuya daldım.
- Uyanmalara yat!
-reddettiğim kızlar çölü-
Kimse kalmamış bu sokakta. Çocuktan geriye bir tek kâğıt parçası bile kalmamış hatta. Nereye gitti ki, neden beni beklemedi? Keşke uyandırsaydı beni giderken. Yabancı bir yerde yalnız kalmak daha zor gelir insana. Yabancının da yabancısı olduğun yerler vardır ya hani, aslında biraz bunu anlatmak istiyorum. Ama inanın şu uyku sersemliğim olmasaydı daha fazla konuşabilirdim bu konu hakkında.
Yokuş aşağı inmeye başladım. Yolun sonunu seçemiyordum. Biraz evvelki serinlik yoktu. Hava ısınmıştı sanki. Ya da ben artık eve dönmek düşüncesiyle beynimi kaynatıyordum. Fakat sorun şu ki, eve nasıl gideceğimi gerçekten bilmiyordum. İşte özgürlük! Kayboldum! Şimdi tüm sorumluluklarımdan muafım!
Yokuşun sonunda buram buram bir sıcak çarptı yüzüme. Burası çölden başka hiçbir şey değildi! Ne alakası vardı yahu İstanbul’la çölün! Sanırım şu an bir serabın içindeyim. Bana verilen iş yüzünden yoğun strese girdim. İşten kaçtım. Üsküdar’da gizli bankımın orada uykuya daldım sanırım. Evet, evet bunun başka bir açıklaması olamaz. Fakat uyanmalıyım. Rüyada olduğumun farkındayken nasıl uyanabilirdim ki! Kurumuş bir ağaç buldum. Koşarak üstüne gittim ağacın ve ona omuz attım. Bu sayede uyanacaktım güya. Ama hayır, koca ağaç yüksek bir sesle devrildi, ben ise hala çöldeydim. Üstelik geri dönmek içimde büyük bir korku uyandırıyordu.
Ağacın devrilmesiyle haddinden fazla bir toz bulutu etrafı sardı. Bu sapsarı dumanın arkasından birkaç hareket algılayabilmiştim. Hatta duman dağılmaya başladıkça kadın sesleri de duymaya başlamıştım. Fakat buna imkân vermiyordum. Böyle izbe bir yere kimsenin uğrayacağını düşünmüyordum. Fakat düşüncemde yanıldım ve biraz önce sesini duyduğum kadınlardan birinin saçlarının dumanlar arasından saklanıp bana sırıttığını fark ettim. Buradan kurtulmak amacıyla koştum. Kadın ise hızlı adımlarla yıkılan ağacın ardında kalan bir çiftliğe doğru yol alıyordu. Arkasından avazım çıktığı kadar bağırdım.
Hey! Dur! Dinle beni! Buradan çıkmam gerekiyor, neden kaçıyorsun anlamıyorum ki!
Demeye kalmadı. Ensemde sert bir darbeyle yıldızları yeryüzüne indirdim. Etrafımda onlarca kadın! Hepsini tanıyorum! Bunlar reddettiğim ve onların yerine yalnızlığı seçtiğim kadınlardı! Hepsinin elinde sopalar, muştalar vardı. Sanırım yalnızlığımı çok kıskanmışlardı. Üstüme yürümeye başladılar.
- Durun sakin olun! Yine söylüyorum, hiçbirinizden gram hoşlanmadım. Şimdi bu saçma atmosferde bu saçma davranışınızı anlayamıyorum! Ben sadece bir kadın sevdim arkadaşlar, sizleri reddettiğim için üzgünüm!
Bam! Ah kafam!
Üsküdar’da gizli bankımda biraz önce kafama aldığım darbenin acısıyla kıvranıyorum. Görenler beni berduş sanıyor. Kimse elini uzatmıyor, halimi sormuyor. Yine başladık aynı teranelere! Keşke biraz önce antolojisi olan çocuğun yanında daha fazla kalabilseydim ve ondan şiirler dinleyebilseydim. Başımı öne eğdim. Evime gidip tüm bu olanları yazsam iyi olacak.
Kırtasiyeye kalem ve defter almak için gidiyorum. Bu seferki firarın öyküsü bol oldu. Fazla zaman geçmeden olanları kâğıda hapsetmeliyim. Yoksa çabuk unutan zihnim olanları öğütüp tarihe karıştıracak. Ben bunları düşünürken bir aralık sanki beni izleyen bir çift göz hissettim üzerimde. Sağıma soluma baktıysam da kimsecikleri göremedim. Kapıdan çıktım. Kafamı kaldırdığımda Kurtköy otobüsünün içinde gizemli gizemli sırıtan antoloji sahibi çocuğu gördüm. Elinde bir defter bana bakıyor, sanki resitaline devam ediyormuşçasına şiir okumaya devam ediyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder