HAKİKATİN PEŞİNDE
Bir Garip Münzevi: Tarkovksi
“Sanat, yaratıcının aynadaki cilvesidir. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Bu yüzden, yaratandan bağımsız bir sanata asla inanmıyorum. Tanrısız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Allah’a yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak. Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek, fethetmek demek değildir.”
Sanat anlayışını bu şekilde açıklayan Tarkovksi’nin filmlerini de bu bağlamda izlemek, onları algılayabilmek adına önemli bir mesele. Özellikle de günümüzde sanat olarak önümüze konulan birçok filmin konusundan ve işleniş tarzından öte şiirsel bir dili vardır Tarkovski’nin.
Sanatı, tinsel olana ulaşma, maddi gerçekliğin çok ötesindeki manevi alana nüfuz etme yetisi olarak görmesi ve sanatçıya bahşedilen bu yetinin sadece insanlığa hizmet etme amacıyla verildiğini düşünmesi de onu günümüzün birçok yönetmeninden farklı kılar.
“Güzel, peşinden koşmayandan kendisini gizler” diyen Tarkovksi, işte bu güzeli arama adına çevresi ile kurduğu ilişki biçimi dolayısıyla, iç dünyasının ve ruhunun uyumsuzluğunu fark eden insanın açmazlarını ortaya koyar filmlerinde. Tarkovski, özveriyi unutan insanlığın, insanlıklarını da unutmasını sorun etmiştir kendisine.
İz Sürücü
Stalker aslında bir bilim kurgu kitabından uyarlamadır fakat bu hikâyeden çıkış yapan Tarkovski, filmde insanın temel ruhsal çatışmalarına ve krizlerine ışık tutmaya çalışmıştır diyebiliriz.
Bilinmeyen bir zamanda ve yine bilinmeyen bir ülkeye bir meteor düşer. Metorun düştüğü bölge devlet tarafından korunmakta ve kimsenin girmesine izin verilmemektedir. Zira araştırma yapmak için gönderilen ekiplerden bir daha haber alınamamıştır. Bu alan, filmde “zone” olarak adlandırılır. Zone’a gitmenin yasak olmasının diğer ve asıl sebebi ise her insanın isteğinin gerçekleştiği bir odanın bulunmasıdır. Fakat Stalker, yani iz sürücü, buraya gitmek ve dileklerini gerçekleştirmek isteyen insanlara yardım etmektedir. Filmin başında da ilhamını kaybetmiş bir yazar ve bir bilim adamını bölgeye götürmek için kolları sıvamış olarak görürüz onu.
Filmi kısaca, yazar, bilim adamı ve Stalker’ın bölgeye yaptığı yolculuk olarak adlandırabiliriz ancak yolculuk boyunca insanın ruhsal devinimlerine atıflar yapılması, insanın hakikat arayışını göstermesi onu tekdüze bir yol macerası olmaktan çıkarır.
Modern Zamanların Mantık-ut Tayr’ı
Stalker’ın sadece bir yol macerası olmadığı büyük mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Mantık-ut Tayr eseriyle olan büyük benzerliğiyle açıklanabilir. Mantık-ut Tayr’da bir padişaha ihtiyaç duyan kuşların, Hüdhüd’ün önderliğinde Simurg’a, yani gerçek padişaha, ulaşmak için çıktıkları yolculuğu okuruz. Kuşların Hüdhüd’e sordukları sorularla yapılan tasavvufi açıklamalardan sonra yola çıkılır. Fakat kuşlar, sordukları sorulara tatmin eden cevaplar almalarına rağmen yolculuk sırasında çeşitli bahaneler getirmeye başlarlar. Hüdhüd, bahanelerin de yersiz olduğunu anlatır kuşlara. Sonra da Simurg’a ulaşmak için çıkılan bu yolda aşılması gereken talep, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret, fakr ve fena olarak bilinen yedi vadinin aşılması gerektiğini açıklar. Kitabın sonunda sadece otuz kuş Simurg’a ulaşır.
Stalker filmi de Mantık-ut Tayr gibi tasavvufi bir anlatımla bezenmiştir. Filmdeki tinsel katman, insanın hakikat arayışının bir dışavurumu olarak yansır. Bu bağlamda filmde hakikat arayışında olan üç ayrı insanı izleriz. Tıpkı Mantık-ut Tayr’daki kuşlar gibi…
Filmde akıl imgesi bilim adamı üzerinden işlenir. Bilim adamını “ Soyutlamayla düşünmeyi bile beceremiyorsun. Belki profesörsün ama cahil olanından” sözleriyle aşağılayan yazar ise, felsefe âlemini simgeler. Bu iki insan tipinde de iman konusu zayıf olarak gösterilir. Örneğin yazar, sanatın gücüne inanır ama şüphecidir. İman etmeyi ve duayı bir acizlik ve kusur olarak görür. Stalker ise iman etmiş ve kendisini başkalarının hizmetine ve kurtuluşuna adamış bir adamdır.
Çeşitli zorluklardan sonra bölgeye ulaşan üçlü, yine bazı tehlikeler atlatarak Oda’ya ulaşırlar ama yazar ve bilim adamı buraya girme cesaretini kendilerinde bulamazlar. Oda’nın hemen önünde ikisinin de zaafları ortaya çıkar. Bilim adamı kötü niyetli insanların odayı kullanmaması için onu patlatmaya kalkışır. Yazar ise filmin başından beri çektiği acılarla yüzleşmekten korkar. Burada da film ve Mantık-ut Tayr arasında bir ilişki kurulabilir. Hüdhüd ve kuşların bin bir zorlukla geçtiği vadilere benzer şekilde yolculuk yapan ikili, en önemli yerde takılıp kalmışlardır. Çünkü geçtikleri zorluklarda onlardan isteneni yapmamışlardır. Huzura kavuşacakları yerin hemen önünde imanları olmadığı için kalakalmışlardır.
Tüketim kültürüyle beslenen ve kültür endüstrisiyle hayli ilişkili olan günümüz sanatında kendi varlığına dair en temel soruları dahi sormayan ve hatta bunu engelleyen bir durum söz konusudur. Sanatçıya has duyarlılığa, hakikat arayışının anlatımına değinmeyen günümüz filmlerinde insana dair en temel sorular unutulmuş, insanın sorunlarına çare olmak bir yana daha da çürümeye yol açan yapımların olduğu aşikârdır.
İşte bu yüzden Stalker, çekiminde uzun bir süre geçmesine rağmen hala bir başyapıt olma özelliğini korumuş ve izleyicilerine düşünmenin ve hakikati aramanın tatlı sarhoşluğunu bünyesinde barındırmıştır.
Bir Garip Münzevi: Tarkovksi
“Sanat, yaratıcının aynadaki cilvesidir. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Bu yüzden, yaratandan bağımsız bir sanata asla inanmıyorum. Tanrısız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Allah’a yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak. Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek, fethetmek demek değildir.”
Sanat anlayışını bu şekilde açıklayan Tarkovksi’nin filmlerini de bu bağlamda izlemek, onları algılayabilmek adına önemli bir mesele. Özellikle de günümüzde sanat olarak önümüze konulan birçok filmin konusundan ve işleniş tarzından öte şiirsel bir dili vardır Tarkovski’nin.
Sanatı, tinsel olana ulaşma, maddi gerçekliğin çok ötesindeki manevi alana nüfuz etme yetisi olarak görmesi ve sanatçıya bahşedilen bu yetinin sadece insanlığa hizmet etme amacıyla verildiğini düşünmesi de onu günümüzün birçok yönetmeninden farklı kılar.
“Güzel, peşinden koşmayandan kendisini gizler” diyen Tarkovksi, işte bu güzeli arama adına çevresi ile kurduğu ilişki biçimi dolayısıyla, iç dünyasının ve ruhunun uyumsuzluğunu fark eden insanın açmazlarını ortaya koyar filmlerinde. Tarkovski, özveriyi unutan insanlığın, insanlıklarını da unutmasını sorun etmiştir kendisine.
İz Sürücü
Stalker aslında bir bilim kurgu kitabından uyarlamadır fakat bu hikâyeden çıkış yapan Tarkovski, filmde insanın temel ruhsal çatışmalarına ve krizlerine ışık tutmaya çalışmıştır diyebiliriz.
Bilinmeyen bir zamanda ve yine bilinmeyen bir ülkeye bir meteor düşer. Metorun düştüğü bölge devlet tarafından korunmakta ve kimsenin girmesine izin verilmemektedir. Zira araştırma yapmak için gönderilen ekiplerden bir daha haber alınamamıştır. Bu alan, filmde “zone” olarak adlandırılır. Zone’a gitmenin yasak olmasının diğer ve asıl sebebi ise her insanın isteğinin gerçekleştiği bir odanın bulunmasıdır. Fakat Stalker, yani iz sürücü, buraya gitmek ve dileklerini gerçekleştirmek isteyen insanlara yardım etmektedir. Filmin başında da ilhamını kaybetmiş bir yazar ve bir bilim adamını bölgeye götürmek için kolları sıvamış olarak görürüz onu.
Filmi kısaca, yazar, bilim adamı ve Stalker’ın bölgeye yaptığı yolculuk olarak adlandırabiliriz ancak yolculuk boyunca insanın ruhsal devinimlerine atıflar yapılması, insanın hakikat arayışını göstermesi onu tekdüze bir yol macerası olmaktan çıkarır.
Modern Zamanların Mantık-ut Tayr’ı
Stalker’ın sadece bir yol macerası olmadığı büyük mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Mantık-ut Tayr eseriyle olan büyük benzerliğiyle açıklanabilir. Mantık-ut Tayr’da bir padişaha ihtiyaç duyan kuşların, Hüdhüd’ün önderliğinde Simurg’a, yani gerçek padişaha, ulaşmak için çıktıkları yolculuğu okuruz. Kuşların Hüdhüd’e sordukları sorularla yapılan tasavvufi açıklamalardan sonra yola çıkılır. Fakat kuşlar, sordukları sorulara tatmin eden cevaplar almalarına rağmen yolculuk sırasında çeşitli bahaneler getirmeye başlarlar. Hüdhüd, bahanelerin de yersiz olduğunu anlatır kuşlara. Sonra da Simurg’a ulaşmak için çıkılan bu yolda aşılması gereken talep, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret, fakr ve fena olarak bilinen yedi vadinin aşılması gerektiğini açıklar. Kitabın sonunda sadece otuz kuş Simurg’a ulaşır.
Stalker filmi de Mantık-ut Tayr gibi tasavvufi bir anlatımla bezenmiştir. Filmdeki tinsel katman, insanın hakikat arayışının bir dışavurumu olarak yansır. Bu bağlamda filmde hakikat arayışında olan üç ayrı insanı izleriz. Tıpkı Mantık-ut Tayr’daki kuşlar gibi…
Filmde akıl imgesi bilim adamı üzerinden işlenir. Bilim adamını “ Soyutlamayla düşünmeyi bile beceremiyorsun. Belki profesörsün ama cahil olanından” sözleriyle aşağılayan yazar ise, felsefe âlemini simgeler. Bu iki insan tipinde de iman konusu zayıf olarak gösterilir. Örneğin yazar, sanatın gücüne inanır ama şüphecidir. İman etmeyi ve duayı bir acizlik ve kusur olarak görür. Stalker ise iman etmiş ve kendisini başkalarının hizmetine ve kurtuluşuna adamış bir adamdır.
Çeşitli zorluklardan sonra bölgeye ulaşan üçlü, yine bazı tehlikeler atlatarak Oda’ya ulaşırlar ama yazar ve bilim adamı buraya girme cesaretini kendilerinde bulamazlar. Oda’nın hemen önünde ikisinin de zaafları ortaya çıkar. Bilim adamı kötü niyetli insanların odayı kullanmaması için onu patlatmaya kalkışır. Yazar ise filmin başından beri çektiği acılarla yüzleşmekten korkar. Burada da film ve Mantık-ut Tayr arasında bir ilişki kurulabilir. Hüdhüd ve kuşların bin bir zorlukla geçtiği vadilere benzer şekilde yolculuk yapan ikili, en önemli yerde takılıp kalmışlardır. Çünkü geçtikleri zorluklarda onlardan isteneni yapmamışlardır. Huzura kavuşacakları yerin hemen önünde imanları olmadığı için kalakalmışlardır.
Tüketim kültürüyle beslenen ve kültür endüstrisiyle hayli ilişkili olan günümüz sanatında kendi varlığına dair en temel soruları dahi sormayan ve hatta bunu engelleyen bir durum söz konusudur. Sanatçıya has duyarlılığa, hakikat arayışının anlatımına değinmeyen günümüz filmlerinde insana dair en temel sorular unutulmuş, insanın sorunlarına çare olmak bir yana daha da çürümeye yol açan yapımların olduğu aşikârdır.
İşte bu yüzden Stalker, çekiminde uzun bir süre geçmesine rağmen hala bir başyapıt olma özelliğini korumuş ve izleyicilerine düşünmenin ve hakikati aramanın tatlı sarhoşluğunu bünyesinde barındırmıştır.
Bir Garip Münzevi: Tarkovksi
“Sanat, yaratıcının aynadaki cilvesidir. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Bu yüzden, yaratandan bağımsız bir sanata asla inanmıyorum. Tanrısız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Allah’a yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak. Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek, fethetmek demek değildir.”
Sanat anlayışını bu şekilde açıklayan Tarkovksi’nin filmlerini de bu bağlamda izlemek, onları algılayabilmek adına önemli bir mesele. Özellikle de günümüzde sanat olarak önümüze konulan birçok filmin konusundan ve işleniş tarzından öte şiirsel bir dili vardır Tarkovski’nin.
Sanatı, tinsel olana ulaşma, maddi gerçekliğin çok ötesindeki manevi alana nüfuz etme yetisi olarak görmesi ve sanatçıya bahşedilen bu yetinin sadece insanlığa hizmet etme amacıyla verildiğini düşünmesi de onu günümüzün birçok yönetmeninden farklı kılar.
“Güzel, peşinden koşmayandan kendisini gizler” diyen Tarkovksi, işte bu güzeli arama adına çevresi ile kurduğu ilişki biçimi dolayısıyla, iç dünyasının ve ruhunun uyumsuzluğunu fark eden insanın açmazlarını ortaya koyar filmlerinde. Tarkovski, özveriyi unutan insanlığın, insanlıklarını da unutmasını sorun etmiştir kendisine.
İz Sürücü
Stalker aslında bir bilim kurgu kitabından uyarlamadır fakat bu hikâyeden çıkış yapan Tarkovski, filmde insanın temel ruhsal çatışmalarına ve krizlerine ışık tutmaya çalışmıştır diyebiliriz.
Bilinmeyen bir zamanda ve yine bilinmeyen bir ülkeye bir meteor düşer. Metorun düştüğü bölge devlet tarafından korunmakta ve kimsenin girmesine izin verilmemektedir. Zira araştırma yapmak için gönderilen ekiplerden bir daha haber alınamamıştır. Bu alan, filmde “zone” olarak adlandırılır. Zone’a gitmenin yasak olmasının diğer ve asıl sebebi ise her insanın isteğinin gerçekleştiği bir odanın bulunmasıdır. Fakat Stalker, yani iz sürücü, buraya gitmek ve dileklerini gerçekleştirmek isteyen insanlara yardım etmektedir. Filmin başında da ilhamını kaybetmiş bir yazar ve bir bilim adamını bölgeye götürmek için kolları sıvamış olarak görürüz onu.
Filmi kısaca, yazar, bilim adamı ve Stalker’ın bölgeye yaptığı yolculuk olarak adlandırabiliriz ancak yolculuk boyunca insanın ruhsal devinimlerine atıflar yapılması, insanın hakikat arayışını göstermesi onu tekdüze bir yol macerası olmaktan çıkarır.
Modern Zamanların Mantık-ut Tayr’ı
Stalker’ın sadece bir yol macerası olmadığı büyük mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Mantık-ut Tayr eseriyle olan büyük benzerliğiyle açıklanabilir. Mantık-ut Tayr’da bir padişaha ihtiyaç duyan kuşların, Hüdhüd’ün önderliğinde Simurg’a, yani gerçek padişaha, ulaşmak için çıktıkları yolculuğu okuruz. Kuşların Hüdhüd’e sordukları sorularla yapılan tasavvufi açıklamalardan sonra yola çıkılır. Fakat kuşlar, sordukları sorulara tatmin eden cevaplar almalarına rağmen yolculuk sırasında çeşitli bahaneler getirmeye başlarlar. Hüdhüd, bahanelerin de yersiz olduğunu anlatır kuşlara. Sonra da Simurg’a ulaşmak için çıkılan bu yolda aşılması gereken talep, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret, fakr ve fena olarak bilinen yedi vadinin aşılması gerektiğini açıklar. Kitabın sonunda sadece otuz kuş Simurg’a ulaşır.
Stalker filmi de Mantık-ut Tayr gibi tasavvufi bir anlatımla bezenmiştir. Filmdeki tinsel katman, insanın hakikat arayışının bir dışavurumu olarak yansır. Bu bağlamda filmde hakikat arayışında olan üç ayrı insanı izleriz. Tıpkı Mantık-ut Tayr’daki kuşlar gibi…
Filmde akıl imgesi bilim adamı üzerinden işlenir. Bilim adamını “ Soyutlamayla düşünmeyi bile beceremiyorsun. Belki profesörsün ama cahil olanından” sözleriyle aşağılayan yazar ise, felsefe âlemini simgeler. Bu iki insan tipinde de iman konusu zayıf olarak gösterilir. Örneğin yazar, sanatın gücüne inanır ama şüphecidir. İman etmeyi ve duayı bir acizlik ve kusur olarak görür. Stalker ise iman etmiş ve kendisini başkalarının hizmetine ve kurtuluşuna adamış bir adamdır.
Çeşitli zorluklardan sonra bölgeye ulaşan üçlü, yine bazı tehlikeler atlatarak Oda’ya ulaşırlar ama yazar ve bilim adamı buraya girme cesaretini kendilerinde bulamazlar. Oda’nın hemen önünde ikisinin de zaafları ortaya çıkar. Bilim adamı kötü niyetli insanların odayı kullanmaması için onu patlatmaya kalkışır. Yazar ise filmin başından beri çektiği acılarla yüzleşmekten korkar. Burada da film ve Mantık-ut Tayr arasında bir ilişki kurulabilir. Hüdhüd ve kuşların bin bir zorlukla geçtiği vadilere benzer şekilde yolculuk yapan ikili, en önemli yerde takılıp kalmışlardır. Çünkü geçtikleri zorluklarda onlardan isteneni yapmamışlardır. Huzura kavuşacakları yerin hemen önünde imanları olmadığı için kalakalmışlardır.
Tüketim kültürüyle beslenen ve kültür endüstrisiyle hayli ilişkili olan günümüz sanatında kendi varlığına dair en temel soruları dahi sormayan ve hatta bunu engelleyen bir durum söz konusudur. Sanatçıya has duyarlılığa, hakikat arayışının anlatımına değinmeyen günümüz filmlerinde insana dair en temel sorular unutulmuş, insanın sorunlarına çare olmak bir yana daha da çürümeye yol açan yapımların olduğu aşikârdır.
İşte bu yüzden Stalker, çekiminde uzun bir süre geçmesine rağmen hala bir başyapıt olma özelliğini korumuş ve izleyicilerine düşünmenin ve hakikati aramanın tatlı sarhoşluğunu bünyesinde barındırmıştır.
#sinema #cinema #stalker #tarkovsky #kitap #edebiyat #covid19 #kovid
Yorumlar
Yorum Gönder